Mimarın Kalemi: Vedat Dalokay - Kolo

Berhan Abay / 18 Ağustos 2021
Mimarın Kalemi'nin yeni konuğu Sibel Dalokay Bozer ile Vedat Dalokay'ın "Kolo" kitabı üzerinden; doğa, insan ilişkisi ile masalları konuştuk.

Kaleminden çizim değil kelimelerin sayfalara yansıdığı mimarların konuk olduğu Mimarın Kalemi söyleşi serisi, Sibel Dalokay Bozer ile devam ediyor.

Zaman geçer, kişiler değişir, olaylar hiç değişmezmiş bu topraklarda. Mekân değişir, iyilik ile kötülük hep birlikte, iç içe yaşarmış bu topraklarda… Otoyollar, toprak anaya verilen zarar, ölümler hep iç içe… Tarihin ilk yazılı destanından bu yana hiçbir şey değişmemiş aslında...

Vedat Dalokay da bir masal yazıp, bunu yediden yetmişe tüm kuşaklara armağan etmiş. Yazarken de 30 yıllık mimarlığına sığındığını belirtmeden geçmemiş; tüm malzemeyi, zamanı, olayları, bir anaokulu inşa eder gibi ele aldığını söylemiş. Kitabı "Kolo" üzerine söyleşimizi, SDB Mimarlık'ın Kurucusu Sibel Dalokay Bozer ile gerçekleştirdik.

Kitap şöyle başlıyor: “Şako Bacı ile Kolo Keçinin Öyküsü’nü ilk kez bundan 15 yıl önce kızım Beloş’a anlatmıştım. Sonra oğlum Hakko’ya, sonra Siboş’a…” Hatırlıyor musunuz çocukken bu masalı dinlediğinizi?

KOLO’nun öyküleri ile büyüdük... Annem ve babam biz büyümeden ayrılmışlar, dolayısıyla geceleri masal anlatmak babama kalmıştı.

"Benim çocukluğumda Pertek’te..." , diyerek başladığı ve babamın büyüdüğü yerlere ait gerçek anılardan oluşan masal tadında dinlediğimiz öyküler olarak hatırlıyorum. Kendi deyimiyle, içine tatlı bir düş katılmış büyüdüğü köye ait hikâyelerdi.

Hepsi benim us’umda kalan gerçek hikâyeler.

Babanız, sizlere anlattığı masalı bir kitap hâline getirmiş, hatta 1979 Dünya Çocuk Yılı dolayısıyla yazmış ve dünyanın tüm çocuklarına armağan etmiş. O zamandan bu zamana bir şeylerin değiştiği kesin. Değişen nedir sizce?

Esasında hayatı bir masal üzerinden okumak bana hep çekici gelir. Masallarda ne kadar çok gerçek varmış diye düşünürüm. Kolo gibi hikâyeler, bizi kendi köklerimize, kültürümüze, içinde yaşadığımız coğrafyaya, toprak parçasına bağlar; geçmiş ve gelecek arasında köprü kurarlar.

Bugün tabletlerle ve ekranlarla yeryüzünün her noktasına bağlanabilmek olağanüstü değil mi? Oysa teknolojinin sunduğu bu gelişmişlik hâli, bizi kendi ait olduğumuz çevre ve kültürden uzak ve duyarsız kılabiliyor, doğal çevremize yakınlaştıramıyor, bağlanmamızı ve kök salmamızı daha güçleştiriyor.

Değişim ve gelişim kaçınılmaz ama insanın doğayla ve canlılarla ilişkisinin temeli önemli. Medeniyetle gelen ve insanın üstünlüğüyle kurulan düzenlerde yıkımlar, kırılmalar, kopmalar bizleri parçası olduğumuz doğayla, diğer canlılarla ve yetiştirdiğimiz genç nesil ile ilişkimizi de zedeliyor.

Çocuklara ayrılan zaman, birebir iletişim, aile büyüğünden anlatılan hikâyelerle kurulan bağ ve iletişimin rengi, tadı hangi tablette bulunabilir ki!

Keban Barajı'nda

Hikâyenin geçtiği Borkin Köyü artık yok, Keban Barajı Gölü’nün 40 metre altında. Biz de yaşadığımız çağda, gözlerimizin önünde bir tarihin sular altında kalmasına şahitlik ettik, maalesef.

Kitapta yer alan insan-doğa ilişkisine bakınca, doğayla ilişkimizin ne kadar koptuğu gözler önüne seriliyor. Bir de, doğanın takvimi ile insanın takviminin o zamanlar birbirine ne kadar uyduğu… Sanırım, değişmeyen tek şey, doğaya karşı hâlâ savaşan kadınlar...

Kadınlar ve dişi canlılar yaşam verir, doğanın yasası gereği. Bir canlı yaşama getirmek ve yaşamın devamını sağlamak için verilen çaba ve sorumluluk…

Doğada yavrusunu korumak ve hayatın sürmesini sağlamak ve gelecekte yeryüzünde barışçıl bir düzeni sağlamak kadınlara bahşedilmiş olabilir mi?

Bir varmış bir yokmuş... Keçinin yavrularını otlatmaya götürmenin, çocukların mutlu olmasına, o günün, yaşamlarının en güzel günü olmasına yettiği zamanlarmış. Pekiyi, ya şimdi?

Masallarda duyduğumuz ‘kötü adam geldi ve birden her şey taş kesildi’ misali kendimize betonlaşmış kentler, sokaklar inşa ettik. Doğadan ve insan olmaktan gittikçe uzaklaşan ve bizi mutsuz kılan, sağlıksız fiziksel çevreler oluşturduk. Üzerinde beton döktüğümüz kentler ve sokaklarda nefes alamadan yaşamaya çalışan toplum misali.

Oysa ‘mutluluk’ yaşamın kendisinde, yazarın deyimiyle; her sabah doğan güneşte, şırıl şırıl akan Deli Çay’da, çiçek açan Badem’de, Kolo keçinin bembeyaz yavrusunda...

Elazığ, anne Emine Dalokay ile

Şako'nun yaşam döngüsü şöyle: öldükten sonra “sarı buğday başaklarında yaşayacağını, mavi-beyaz sütte dağılacağını, badem dalında gövereceğini, gözünün nurunda, toprağın her zerresinde olacağını” bilmek, buna inanmak.

Kaç yıl geçti üzerinden defalarca okudum, Babam Dalokay’ın çocukluğunu dile getirdiği Kolo masalını. Her seferinde aynı heyecanla, her sefer yepyeni bir şey keşfeder gibi. Şako Bacı’nın ölümünden sonra gelen bu bölümü her okuduğumda ise çok hüzünlenirim, boğazım düğümlenir ve gözlerim yaşarır. Masalda devamı da şöyle gelir:

"... Kınalı keklik sesinde,
Arı vızıltısında duyulacağım gurban;
Esen yelde’ Deli Çay’da akıp gideceğim gurban;
Toprağın her zerresinde olacağım gurban...
"

Babam biz küçükken aynı dizeleri bize söylerdi, gene içim burkulurdu. Her ne kadar çocukta olsak, bir gün bunları babamın kaybının arkasından sonra duyacağımızı ve mırıldanacağımızı hissederdik.

“…Koloların kaybolduğu yerde Üçpınar’ın doğması…Olmaz demeyin, ben öyle anımsıyorum ve de öyle olmasını istiyorum. Üstelik düş karışmamış ham gerçeğin pek öyle tadı yoktur.” Masal da burada bitmiş.

İlkokul çağlarındaydım. Yaz tatilinde kardeşlerimle beraber sular altında kalmış olan Borkin’e çok uzakta olmayan Pertek Soğukpınar Köyü'nde kaldım. Hatırladığım çocukluğuma ait bir düş müdür? Bilmem... Ama her gün kenarında oynadığımız Uçpınar’ın doğduğu yerden gelen buz gibi berrak büyülü bir suydu, Soğukpınar’dan şırıl şırıl akan.

Belediye Başkanlığı, ilkokul çocuklarıyla

Vedat Bey’in şu sözüyle söyleşiyi bitirmek isterim; “çocukluğunu hiç yitirmemek gerekir”. Neler söylemek istersiniz?

Şöyle kendini anlatırdı babam; "Şimdi ben beş çocuk babası, yani toprağa karım da dahil on dört ayakla basan bir babayım. Evimin her odasından ilkokuldan üniversiteye kadar devam eden çocuklarımın sesi gelir...

Her çocuğum doğduğunda ben de yeniden doğdum... beş kere daha doğdum, beş kere daha ilkokula gittim, müthiş bir şey çok çocuklu olmak..."

Çocukluğunu hiç yitirmeyen bir pırıltı değirmeni Dalokay!

 

Vedat Dalokay'ın, "Bir daha masal yazar mısınız?" sorusuna yanıtı; “Bilmem ki, bilemem ki. Böyle bir kavak yeli usumda bir daha ne zaman eser, kim bilir?” olmuş.

Başımızdan kavak yelleri eksik olmasın…


İlişkili Haberler
Etiketler
Bu Haberi Sosyal Medyada Paylaşın
Yorumlar
  • Oğuz Coşkun geçen ay Teşekkürler. Kitabı ne kadar aradıysam da bulamadım. Umarım yeni baskısı yapılır da biz de çocuklarla beraber okuruz. Ya da elektronik ortamda payalaşılır. Sevgiler.
Bu İçeriğe Yorum Yazın
Ad Soyad
E-posta
Yorum
Kalan karakter :