Mimarlığın Mevcudiyeti; İran’da Mimarlık Pratikleri

Büşra Dilaveroğlu, FSMVÜ Mimarlık ve Tasarım Fakültesi Araştırma Görevlisi, Yıldız Teknik Üniversitesi Mimarlık Fakültesi Mimari Tasarım Doktora Öğrencisi / 07 Haziran 2021
Archdaily ve Taipei mimarlık yarışmalarında yılın binası ödülünü alan "Presence in Hormus" projesi üzerine, projeyi gerçekleştiren Tahran merkezli mimarlık ofisi ZAV ile, Büşra Dilaveroğlu bir röportaj gerçekleştirdi.

İran merkezli ZAV ArchitectsPresence in Hormus” (Hürmüz’de Mevcudiyet) projesi bu yılın Archdaily ödüllerinde yılın binası ödülüne, Taipei Uluslararası tasarım ödüllerinde altın madalyaya layık görüldü. ZAV ile, Tahran’da olmak ve İran’daki tasarım pratikleri üzerine konuşuyoruz.

İran’da inşa ettikleri sosyal konut projesi iki anlamda dikkat çekici görünüyor. Bunlardan ilki Amerika ile yaşanan yaptırımların getirdiği ekonomik zorluklar ve bu zorlukların yarattığı ekonomik dengesizlik, ikincisi bu zorluklarla baş etmek zorunda olan mimarlık pratiklerinin, bu durumlara karşı geliştirdiği refleksler. Bu gerilimler, ZAV’ı iki yönde etkilemiş görünüyor; ilki ekonomik dengesizlikler ve yerel yönetimlerin dengesiz politikaları ve geleceğin öngörülemezliği ile şekillenen bölgeye has düşünme kabiliyeti, ikincisi de yine aynı sebeplerle gelişen ve mimarlık pratiğinin üzerine alması gereken sorumluluğun irdelenmesi.

Mimarlığın devletin sınırları dışındaki politik açmazlarla baş etmek zorunda olması ve her projenin kaçınılmaz olarak bu açmazları sorgulayarak inşa edilmesi, bugünün düşünce dinamikleri ile de sorgulanan bir bakış aslında. Mimarlık ve Yeni materyalizm çalışmaları, mimarlığın hangi toplumsallıkları yarattığına, nasıl kaynakları harekete geçirdiğine dair bir dizi sorgulama alanını tartışmaya açtı.

Mimarlığın toplumsal alan ya da sosyal aktivizm ile ilişkisi kuşkusuz ilk kez kurulmuyor. Fakat, İran örneği yukarıda da bahsettiğim nedenlerle bu pratikler ve bu pratiklere has refleksler sebebiyle dikkat çekici hale geliyor. Mimarlığın bu durumlara nasıl bir alternatif oluşturabileceği, sınırları, failliği ve toplumsallığa katkısı derince düşünülmesi gereken konular oluyor.

ZAV tüm bu durumlarla baş edebilmek için mimarlık pratiğini üç alanda sınıflandırarak, düşünsel çizgisini konumlandırmak için alan açmış görünüyor. Bunlardan ilki; ulusal kaynakların kullanımı (doğal kaynakların, endüstriyel, kültürel ve bilimsel açıdan ülke içinden temin edilebilmesi), ikincisi; uyarlanabilir estetik kurguların inşa edilmesi.

Kültürel açıdan mimarlıkta her zaman bir tartışma olan miras olgusu ve bu olgunun dayatılmasıyla gelen mimesis (taklit, tekrar) ya da uluslararası alanda bir baskıya dönüşen zorunlu bir modernizmin getirdiği biçimsel kurgular, ofisin mimarlık pratiğinin reddettiği mimarlık kurguları olarak karşımıza çıkıyor. Ofis, araştırma laboratuvarını tüm bu biçimsel inşalar yerine, yerin ve koşulların gerektirdiği bir biçimlenmenin olanaklılığı üzerine kuruyor. Projenin form ve estetiğinin oluşmasına izin veren bir materyal gerçekçiliğin bu noktada da ortaya çıktığını görüyoruz. Mimarlık senaryolarının alanın gerçeklerinden kaçmaması ve günün-geleceğin ihtiyaçlarını göz ardı etmemesi de bir diğer hedef olarak karşımıza çıkıyor.  

Bu röportajı ZAV’ın kurucu ortaklarından olan Mohammadreza Ghodousi ile yapıyoruz.

Bize ZAV’ın kuruluşundan bahdebilir misiniz?

Tahran’da üniversite yıllarından başlayan bir üretimimiz vardı, bu üretimin esasında mobilyalardan, sergilere kadar uzanan geniş bir skalada başladığını söylemek mümkün. Aslında eğitimim sırasında muhtemelen aile işi olan Kanada temelli bir ticari işe girmem mümkün görünüyordu, bu bağlamda İran ile Japonya ve Almanya gibi ülkelerle kültür odaklı ticari ilişkilerin nasıl yürüdüğüne tanıklık etmiştim, yüksek lisans eğitimim sırasında şehir çalışmalarına odaklanmak, bir binanın bir bina olmanın dışında, kültürel, çok yönlü ve dinamik yapısını keşfetmeme yardım etti, ticari bağlar ise bu dinamikleri anlamak ve bugünkü mimarlık anlayışımızı şekillendirmek adına etkili oldu.

Bu elbette yalnızca benimle şekillenmedi, ZAV 2006’da kurulduğunda, kolektif bir tasarım odaklı düşünme hareketi başladı. Bu hareket içinde daha öncede bahsettiğin, araştırma odaklı, pragmatist ve gerçekçi, ekonomik olarak da faillik gösteren bir mimarlığın düşüncesi oluşmuş oldu.

Tüm bu ekonomik, sosyal ve toplumsal dinamikler içinde tasarım nasıl bir noktada konumlanıyor?

Tasarım bir başlangıç noktası olarak, mimarlık yapma biçimimizi şekillendiren bir kavram olarak mimarlık pratiğimizin merkezinde bulunmuyor. Sosyal ve ekonomik failliği mümkün kılan kavramların ortaya dökülerek, küçük ya da büyük ölçekli bazı dinamikleri harekete geçiren bazı durumların, tasarım araçları ile gerçek kılınmasını önemsiyoruz.

Bu anlamda mimarlığın gerektirdiği mekânsal organizasyon, mimari tipolojiler, işçilik ve yapım tekniklerinin nasıl harekete geçirilebileceğini bulmak mimarlığın içinde bu sosyal ve toplumsal alanları açmak için bir araç haline geliyor. Bu yaklaşım bizim için, mimarlığın neyle ilgili olduğu sorusunu yeniden tanımlayan, arabulucu niteliklerini ortaya çıkaran ve bazen farklı çıkarlar arasında bir tür uzlaşma sürecine işaret ediyor. Bu uzlaşmalar aktörler arasında değişen etki ve sonuçların bir ağı olarak ortaya çıkıyor. Bu nedenle bir sonuçtan ziyade bir süreç, bir dolayım.

ZAV’ın tasarım anlayışını aktarmak için geliştirdiği diyagram, farklı aktörlerin projeler içinde konumlanışını ve bunun değişkenliğini ortaya koyuyor. (ZAV Architects)

İran’ın küresel konumu sizin mimarlık yapma biçiminizi etkiliyor diyebilir miyiz? İran’da mimarlık gündemi ve pratiği nasıl oluşuyor?

Ülkenin daha önce de bahsedilen global ekonomik sıkıntılarla baş etmesi söz konusu. Sınırların dışında bu sorgular yaşanırken içindeyse, kentsel yönetimlerle ilgili sorunlarla baş etmek gerekiyor. İran’da kentsel plan tasarımlar, genellikle yerel gereklilikleri göz önünde bulundurmaz. Bu nedenle de gelişmek için hazırlanan planlar çoğunlukla başarılı olmaz ve pek çok farklı bölgelerin gelişmesi de böylece yasayla daha en başında önlenmiş olur. Bu insanların büyük şehirlere göç etmesine sebep olan önemli faktörlerden biridir.

Mimari ve kentsel planların çoğu kısa süreli yapıldığından, pek çoğu arazi koşulları ve maddi durumlar uygun hale geldiğinde bile tamamlanamazlar. Hürmüz de böyle yerlerden biri. Tüm bu koşullar nedeniyle mimarlık pratiğini, Gayri Safi Millî Hasıla (GSYİH) ’dan ayrı düşünemiyorsunuz. Bu nedenle tüm bu eksenler GSMH'yi ve sosyal optimumu yükseltme genel hedefleriyle uyumlu olarak ortaya çıkıyor. Örneğin, İran mimarisinde mevcut bir tipolojiyi güncellemek, GSMH odaklı hedeflerden ayrı değildir, çünkü önünde sonunda bir değer üretimi söz konusudur.

İran’da mimarlık bağlamında öne çıkan problemler bu ekonomik durumlarla mı şekilleniyor?

Aslında bir bakıma bu ekonomik durumların yanında, tüm dünyayı etkisine alan Dubaileşmeye doğru bir eğilim de söz konusu. Ortadoğu’nun pek çok kentinde gözlemlediğimiz bir sorun, İran’da da görülüyor. Özellikle de İran’ın güneyinde kalan Dubai’deki mimarlık politikalarıyla dönüşen yeni bir mimarlık modeli, İran’ı da etkisi altına alıyor. Yerleşimleri yalnızca en büyük, en uzun olmalarıyla öne çıkaran bir mimarlık yapma anlayışı bu.

Başka türlü modellerin denenmediğini söylemek istemiyorum. Bazı çalışmalar, kentsel alanlardaki korumayı ve yenilenmeyi salt yerel mimarlığın bir formu olarak yorumlamak eğiliminde. Fakat yerelin bugün ortaya çıkan ihtiyaçları karşılamak noktasında zayıf kaldığını da gözlemliyoruz. Yerel olanın yalnızca fiziksel özelliklerine odaklanmak, ikamet etmeyi zorlaştıran bazı dinamikleri de beraberinde getiriyor. Materyal seçimleri nedeniyle de sürdürülebilir olmayan uygulamalar ortaya çıkıyor, bu nedenle de geleneksel olanın yalnızca fiziksel özelliklerini değil özünü anlamak gerekiyor.

“Presence in Hormus” projesi tüm bu gerilimlerin neresinde duruyor?

Hürmüz’de tüm bu sorunların bir araya geldiğini görüyoruz. Çünkü, eşsiz coğrafyası ve çok renkli manzarası ile gelişmemiş bir kentsel yerleşke olmak sorunuyla baş etmesi gerekiyor. Bu anlamda da mimarlığın çok katmanlı bir fenomen olduğunu ve bazen çözülmesi gereken sorunların kültürel ve ekonomik olarak çok derin olduğunu anlamamıza olanak verdi. Hürmüz projesinde biz bu nedenle yerele odaklanan, yerelde yaşayan insanların ihtiyaçlarına odaklandık.

Örnek vermek gerekirse, Hürmüz, arazi sanatının (ing. land art) geliştiği bir bölge olma özelliği taşıyor. Bu sanat esasında, kolektif olarak sanatçılar ve halkın da katılımıyla ortaya çıkıyor. Sonuç göz alıcı görseller ortaya çıkarsa da hem yasal hem yasal olmayan yollarla yapılan, renkli kum çıkarım işlemleri ile coğrafyaya zarar veriyor. Bunun yanında, iyi yönetilemeyen atıklar ve su canlılarını kontrolsüz avlanması da aynı çevresel tehditleri oluşturmuş oluyor. 

Buna karşın, ortaya koyduğumuz alternatif yaklaşım, Hürmüz’ün bir askeri üs olmasından kaynaklanan imajı tersine çevirerek, huzurlu ve hak ettiği renkli imajına kavuşturmak amacını güdüyor. Bir yere detaylı ve yeterince uzun baktığınızda, potansiyellerini görebiliyorsunuz. Burada oluşturmaya çalıştığımız anlayışın, nazik ve yavaş olması gerekiyordu. Çünkü uzun süre unutulmuş, gelişmemiş ve kırılgan bir yerel halkı, ani ve radikal bir değişiklik ürkütebilirdi. Bu nedenle dönüşümün kendisini yavaş yavaş bulması ve halk ile birlikte gerçekleşmesi gerekiyordu. Aksi durumda, sert dönüşümler, yerel halk tarafından direnişle karşılaştığından, yapının inşasından önce bir güven inşa etmek gerekiyordu. Tasarımcı olarak burada sonuçtan ziyade bir süreci, doğrudan olandan ziyade dolaylı olanı önemsedik.

Proje aynı anda sosyal bir sorumluluk üstlenirken, bu sorumluluğun coğrafyaya karşı da aynı hassasiyeti olması gerektiğini düşünüyor musunuz?

Kesinlikle... Hürmüz deniz ile dağ arasında yer alan, sonsuzca farklı renkte ve boyuttaki partikülleri barındıran bir eko-tektonik çevre. Majara’da (İran dilinde bugün Türkçe’de de kullanlan macera kelimesi), doğanın bu tanecikli görüntüsüne odaklanarak, tekrar eden bir renkli manzara yaratmak bu nedenle önemliydi. Renkli şekilde tekrar eden kubbeler bu eko-tektonik manzaranın kimliğinin bir parçası olmayı hedefliyor. Rengin bunda elbette katkısı büyük, dış mekân renkleri bu manzaraya uyum sağlarken, iç mekân olabildiğince doğal olan, adanın gökkuşağı renklerine karışıyor. Bu çevresel hassasiyetin, bağlamla bir ilişkisinin olmasının ötesinde, yapım teknikleri ile de ilişkisi var.

Hürmüz projesinin topografya ile kurduğu bağlantı. (ZAV Architects)

İnşa aşamasında, İranlı mimar Nader Khalili tarafından geliştirilen bir kum torbası tekniği kullanıldı. Bu teknik yerel koşullara ve tasarıma adapte ederek kullanıldı. Az maliyetli, yerel koşullarda bulunabilecek malzemelerden yapılan bu teknik, daha fazla iş gücü anlamına gelse de yerel halkın yapının yapılmasından gelir elde etmesini sağladığı için yerel bir kazanım anlamına geliyordu.

İlk defa burada yapı işçiliği konusunda deneyim kazanan kişiler, adada kalarak aynı işe devam edebileceği için adanın demografisi de korunmuş oluyordu. Böylece, yerel halkı da işin içine dahil ederek, yapının inşa aşamasını bir yerel kalkınmaya ve kullanılan teknik açısından da sürdürülebilir ve doğaya saygılı bir yaklaşımla, yapıların her biri kaldırıldığından, iz bırakmayacak biçimde üretebilmiş olduk.

İranlı mimar Nader Khalili tarafından geliştirilen kum torbası tekniğinin Hürmüz’de uygulanışı (ZAV Architects).

Malzeme seçimi önemliydi, çünkü bir zamanların sürdürülebilir nitelikte olan materyalleri zamanla sürdürülemez materyaller olabiliyor. Bu nedenle malzeme seçerken, çevresel bir duyarlılık geliştirirken aynı zamanda, malzemenin doğasına da hâkim olmak gerekiyor. Bu duyarlılıkla davranmaya çalıştık.

Ayrıca sürdürülebilirliği yalnızca malzemenin doğasında değil ama, yapı inşa edilmeden önce ya da edildikten sonra da kalıcı bir toplumsal yararda aramak gerektiğini de düşünüyoruz. Bu nedenle, kullanıcılarla yerel halk arasında bir etkileşim mekânı oluşturmanın da önemli olduğunu biliyoruz. Buradan yola çıkarak yapının belli bölümlerinde dışarıdan gelen kullanıcılar için hiçbir sınır, kontrol noktası olmamasını da önemsiyoruz.

Hürmüz’in moleküler mekansal organizasyonu (ZAV Architects).

Peki tasarım bu projenin neresinde duruyor?

Tüm bu toplumsal yarar ve ekonomik kalkınma, sürdürülebilirlik odaklı düşüncelerin temeli elbette bir estetik bakış ile inşa edilmek zorunda. Projenin genel karakteri daha önce de bahsettiğim; etkileşim, kolektif hareketler çevresinde geliştiği için, esneklik bu tasarımın ana temalarından biridir. Mekânlar kolaylıkla işlevsel açıdan dönüşüp, yeni bir işleve adapte olabilir. Organizasyonun organik gridal yapısı ve moleküler yerleşimi, gerektiğinde genişlemesine olanak verirken, başka koşullar oluştuğunda, doğaya zarar vermeden yıkılabiliyor. Böylece çok işlevli, değişken, adapte olabilen, pek çok açıdan kullanılmaya elverişli bir form yakalamış oluyorsunuz.

Form bir başlangıç noktası değil, bir sebep değil, doğanın, coğrafyanın ve bu coğrafyada bulunan her aktörün kendisinin bir katılımı sonucunda inşa edilmiş oluyor. Bu tasarım anlayışı, coğrafyanın rengi ile yapının rengi arasında, coğrafyanın yapısı ile yapının formlanışı arasında birer köprü niteliğini de taşıyor. Böylece hem ayrılamaz bir parça hem eklemlendiği yerden sorunsuzca çözülebilecek bir düğüm noktası olma özelliğini de taşımış oluyor.

Hürmüz’ün moleküler mekansal organizasyonu (ZAV Architects).

Yapının adada bulunan türlere zarar vermemesini nasıl engellediniz? Yerel malzeme çıkarımından kaynaklanan zarar görme olasılıkları var mıydı?

Yapının bulunduğu bölge az bulunan türlerin bulunduğu bir bölge değildi. Adanın korunması gereken bölgelerinden biri de değildi. Malzeme çıkarımı konusunda ise, eğer malzeme çıkarılmasının bölgeye vereceği bir zarar söz konusuysa o malzemeleri kullanmama kararı aldık. Peyzaj tasarımında da istilacı türler ile yerel türlerin yer değiştirmesine, oluşturulmasına özen gösterdik.

Örnek vermek gerekirse, su kaynaklarından dolayı burada kuş türleri ve ceylanların sayısının arttığı görüldü. Bu nedenle su kaynaklarında ozonlaştırma (1) denilen bir sulama sistemi kullanarak, doğaya saygılı ve mümkün olduğunca ayak izi bırakmayan bir çevresel sürdürülebilirlik anlayışı geliştirmeye çalıştık.

Projenin kubbe tipleri ve yerleşimi (ZAV Architects).

ZAV’ı gelecekte nasıl projeler bekliyor?

Son zamanlarda Tahran’ın içinde uygun müdahalelere odaklanan bir deneysel dizi üzerinde çalışıyoruz. Kent merkezinin yoğun miras dokusu içinde, yeniden işlevlendirme yoluyla kentsel yaşamda aktif rol alabilecek bazı binalar üzerinde çalışıyoruz. Tahran'da ideolojik veya normla ilgili kısıtlamalar nedeniyle birçok kamusal alan etkinliği gayri resmi olarak binaların duvarlarının içine kaydırılmakta ve yarı açık kamusal alanlar kamusal alanın şekillenmesinde daha önemli hale gelmektedir. Bu nedenle kamusal alanlar, bu normlar sebebi ile dönüşen alanlar da kentsel anlamda çalışma konularımız arasında. İran-Irak savaşına adanmış bir müze de üzerinde çalıştığımız diğer projelerden.

 

*

Notlar

1. Ozonlaştırma (ing. ozonation water treatment), suyun ozon açısından zenginleştirilmesine dayanan bir kimyasal sulama sistemine verilen isimdir.


İlişkili Haberler
Etiketler
Bu Haberi Sosyal Medyada Paylaşın
Yorumlar
Henüz yorum yapılmamış.
Bu İçeriğe Yorum Yazın
Ad Soyad
E-posta
Yorum
Kalan karakter :