Yeryuvarlağının En Güzel Aşk Türbesi: Tac Mahal

mimarizm.com / 12 Şubat 2021
Özcan Yüksek, bembeyaz mermerden yapılmış, dört minareli, cennet bahçesine benzeyen ve İbni Arabi'nin sırlar geometrisinin tesiri altında tasarlanmış aşk türbesi Tac Mahal'i anlatıyor.

Fotoğraf: Özcan Yüksek

İslâm türbe mimarisinin en önemli eserlerinden birisi olarak kabul edilen Tac Mahal, 1631-1654 yıllarında inşa edilmiş Hindistan'ın Agra şehrinde bulunan bir anıt mezar.

Tac Mahal'in yapımında parlak, ince mavi damarları olan beyaz mermer kullanılmıştır. Aynı mermerden yapılan ve yerden yüksekliği 82 metre olan kubbe, Mimar İsmail Efendi tarafından yapılmış ve 1648 yılında tamamlanmıştır. Yapıdaki yazıları yazan Hattat Settâr Efendi'dir. İnşaatta çok sayıda ustanın da yanısıra, günde 20 bin işçinin çalışmasıyla türbe 1643'te, çevresindeki avlu ve yapılar 1649'da bitirildi. Tac Mahal, 20 yılda 1652'de bütünüyle tamamlanmış.

Şah Cihan’ın eşi Mümtaz Mahal için yaptırdığı, mermerlerine türlü mücevherlerin gizlendiği, dünyanın yedi harikasından biri olan Tac Mahal, 1983'ten bu yana UNESCO'nun Dünya Miras Listesi'nde yer almaktadır. (Kaynak)

Yazar, masal düşünürü, fotoğrafçı, Magma dergisi yayın yönetmeni Özcan Yüksek, Cinistan'da Binbir Gece Masalları'nı çözümler. Hatta bu Binbir Gece'de ikinci yolculuğudur. Masalların peşinde giderken, yolu yeryuvarlağının en güzel aşk türbesi Tac Mahal'e de düşer. Aşkın son mabedini Özcan Yüksek anlatıyor:

"Ey bahtı güzel okur! Cinistan adlı ülkede, cennetten akan Yamuna Nehri'nin kıyısında, herkesin tartışmasız kabul ettiği, hatta bir ikincisini namzet göstermediği, yeryuvarlağının en güzel aşk türbesi yer alır. Ölen bir sevgiliyi anımsatmak için yapılmıştı. Yıllar içinde, bu aşka ve bu aşkın mabedine hayranlıklarını göstermek için, dünyanın her tarafından milyonlarca ziyaretçi Agra'ya gelmeye başlamıştı. Müm­taz Mahal'in beş asırdır içinde yattığı, mermer duvarlarına gömülü binlerce mücevherle süslenmiş̧, baştan başa bembeyaz mermerden yapılma bu aşk türbesini neden ziyarete gelmektedir bütün bu insanlar? Aşkın verdiği ilhamın görkemli binasını görmek için mi? Bir erkeğin ne kadar âşık olabileceğini görmek için mi? Aşkın, âşığın ölümüyle ölmediğini görmek için mi? Bir cennet bahçesine benzetilir Tac Mahal, öyleyse, âşıkların asıl buluşma yerinin ölüm olduğunu görmek için mi? Aşk varmış, bundan emin olmak için mi? Yoksa, yoksa, aşk artık öldü, işte onun mabedi, burada son sevgili yatıyor, bir daha asla böyle bir aşk olmayacak, Tac Mahal, yalnızca Mümtaz yani "Seçilmiş" olan kadının mezarı değil, ölen aşkın da mezarıdır, bunu görmek için buradayız, demek için mi; bunun için mi buraya geliyor milyonlarca insan?

Şunu söylemek fazla mı iddialı olur ve ayrıca, gerçeğin, henüz fark edilmemiş yeni hali bu mudur: Masallar bitti, gerçek aşk da bitti. İnsanlar masalları yok ederek aşkı da öldürdüler!

Ey bahtı güzel okur, kuşkusuz aşk devam ediyor, tıpkı dünyanın dönmesi, ayın parlaması gibi devam ediyor. Tıpkı yağ­murların yağması, ırmakların akması, dalgaların kucaklaşması gibi devam ediyor. Zaten aşkın kaynağı bunlardır. Ne var ki, artık ne yağmurlar eskisi gibi yağıyor, ne ırmaklar, ne hava eskisi gibi temiz, ne de aşk eskisi gibi saf. Ne meyvelerin tadı eskisi gibi, ne aşkın kokusu, ne öykülerin ruhu!

Hakikatçi der ki, aşkın bir doğası vardır ve burada doğa diye sözünü ettiğimiz şey, aslında doğanın ta kendisidir. Doğa, ah doğa ve tabii aşk, ah aşk!

On dördüncü çocuğunu doğururken ölen Mümtaz için dört minareli türbeyi yaptıran, Türk asıllı olduğu halde Avrupalıların Moğol demeyi tercih ettiği, Agra sultanının adı da Şah Cihan’dır.  (…)

Şah Cihan, Hint topraklarına hükmeden bir Müslüman'dır, aşkını toprağa gömüyor, kendisi için de tam Tac Mahal'in karşısına, yine Yamuna Nehri'nin kıyısında­ki Mehtap Bağ adlı bahçeye, kömür karası bir türbe yaptırma­ya koyuluyor. Yazık ki, oğlu, bu kadarı fazla deyip babasına engel oluyor. Belki sultanlığın hazinesi ikinci bir Tac Mahal'in masrafını kaldıramadığı için, belki de başka bir nedenle...

Eski adıyla Ekberabad'daki Tac Mahal'e, yeniden, bu defa güneşin henüz doğduğu bir saatte, Yamuna Nehri izin verdiği ölçüde suyun kıyısından yürüyerek gitmeye karar vermiştim. Beş asır önceki halini gösteren resimlerinden anımsadığım tekneler dolaşmıyordu, ama yolcu taşımada kullanılan birkaç fil ve deveyle, zaman çok da farklı gözükmüyordu. Su, tabii ki çok kirliydi, kirli zamanın renginde akıyordu. Beyaz mermerden yapılma Tac Mahal ise tertemiz ışıldıyordu. Çünkü bütün ışıklara aitti duvarları. Türbenin yapıldığı yer, bir Racput ailesinin bahçesiymiş ve Türk-Moğol geleneğinde, zorla alınan toprağa ölü gömmek uygun bulunmadığı için, bu arazi satın alınmış. İşittim ki, Tac Mahal, Kuran'da tarif edilen cennete uygun olarak inşa edilmiş. İbni Arabi'nin sırlar geometrisinin tesiri altında tasarlanmış. Zaten Şah Cihan'ın gözde oğlu ve veliahdı Dara Şikuh da Arabi ekolünden bir mürşidin talebesiymiş. Dara, Hint gizemciliğine de uzak değilmiş, Upanishadlann bazılarını kendisi tercüme etmiş. Dara ve kızkardeşi Cahanara, ikisi de Sufiliğin Çisti tarikatı mensubuymuş.

Tac Mahal'deki görkemin ziyaretçide bir korku yaratması­nın arzulandığına inanılır. Zaten beyaz mermerden kemerli girişe siyah renkle işlenen kufi yazı, Kuran'ın en derin ve ürkütücü ayetlerini seçmiştir. Haftada altmış bin ziyaretçi olduğunu söyledi bana mihmandarım, ben daha çok olduğunu tahmin ettim. Şah Cihan, Tac Mahal'in bitiminde, Yeni Delhi'nin kuzeyine yeni bir imparatorluk şehri kurulması talimatını vermiş. Beş yıl sonra, Şahcihanabad adlı yeni şehrine, Kızıl Kale'nin içindeki mermer sarayına taşınmış. Bir daha da Ekberabad'a dönmemiş̧.

Aşk masallarının ilham verdiği gerçek aşk öyküsü böyle bitti."

 

*

Özcan Yüksek Hakkında

Kaçkar'ın eteklerinde doğdu, yıl 1963. İstanbul sokaklarında büyüdü. İÜ Hukuk Fakültesi'ni bitirdi. Ekonomi yüksek lisansı yaptı, hazırladığı coğrafya dergisi için dünyayı dolaşma tutkusuyla doktorasını yarım bıraktı. Yeryüzü dergisi Magma'nın yayın yönetmeni ve yazarı, fotoğrafçısı. Binbir Gece Masalları ve diğer dünya masallarının sırlarını çözümleyen Hakikatçi, Cinistan ve Şehrazad'ın Sırları adlı üç kitap ve Kayıp Deniz adlı bir masalsı roman yayınladı. Mevlânâ ve babasının Belh'ten Konya'ya büyük yolculuğunu Sesizce Dön kitabında anlattı.

Özcan Yüksek'e göre, masallar, asla dikte etmeden, yapılması gerekeni insanlara anlatma yöntemidir. Bir yazarı olmaması masalın en önemli tanımıdır. Masallarda her zaman iyiler kazanır diyen Yüksek, "İyiler kazanamazsa kötüler dahil herkes kaybeder" der.


Etiketler
Bu Haberi Sosyal Medyada Paylaşın
Yorumlar
Henüz yorum yapılmamış.
Bu İçeriğe Yorum Yazın
Ad Soyad
E-posta
Yorum
Kalan karakter :