Devasa ve Çok Kanallı Bir Biriktirme Aracı Olarak; Şehir

Berhan Abay / 27 Mayıs 2022
Ömer Selçuk Baz; Almanya'dan Antakya'ya, Viyana'dan İstanbul'a olan hikâyesiyle, şehir kavramını yeniden tanımlıyor.

Antakya © Ömer Selçuk Baz

Kentin Tozu'nda mimarlar; şehirlerini, coğrafyalarını, iklimlerini, kentlere dair hikâyelerini anlatmaya devam ediyor. Bir kenti nasıl tanımladıklarını, ona nasıl baktıklarını... Doğdukları ya da yaşadıkları kenti; etkilendikleri ya da onları dönüştüren bir kenti... Ya da...

İkinci bölüm konuğumuz Yalın Mimarlık Kurucularından Ömer Selçuk Baz; hayatının belirli dönemlerini geçirip, etkilendiği şehirleri (Antakya, Viyana), yaşadığı şehri (İstanbul) ve farklı projeler ürettiği şehirleri (Troya) anlatıyor:

Öncelikle nerelisiniz?

Kesinlikle İstanbullu değilim. Ama, şuralıyım, da diyemiyorum. İlla bir şey seçeceksem galiba, Antakyalım. Doğduğum, çocukluğumun geçtiği Almanya’nın bir kasabası var; Kehl. Ren Nehri’nin kenarında, Strasburg’a komşu; biraz da oralıyım. Bursa’nın hep merkezinde yaşadım, üniversite yılları, mimarlık farkındalığının geliştiği zamanlar; biraz Bursalıyım. Sonra yüksek lisans. O ölçekte, organize bir Avrupa şehrinde hiç o kadar uzun kalmamıştım; biraz da Viyanalıyım.

Hepsini topladıktan sonra, bunlar kadar İstanbullu muyum? Emin değilim. Burayı “bir” şehir olarak göremiyorum ben galiba, esas konum o. Bahsettiğim şehirlerin tamamıyla alakalı daha bütün bir şey anlatabilirim. Mesela Antakya ile ilgili pek çok -karmaşık dahi olsa- örüntüden bahsedebilirim. Ama İstanbul öyle değil. İstanbul’da sanki onlarca farklı şehir varmış gibi geliyor bana.

Bir yere ait ol(ama)ma

Burada (İstanbul) yaşıyorum diye, ofisim burada diye (Kuzguncuk) buralı olabileceğimi zannetmiyorum. Bu konuyu belirli bir süre, bütün bulanıklığıyla beraber, cevabını bulmam gereken bir soru gibi düşünmüştüm. Sonra Amin Maalouf’un Doğu’nun Limanları kitabını okudum, kendisi Cezayir asıllı bir Fransız. Kitabın bir yerinde, bu ikili kimlik ve arada kalma mevzusunu hayatının çoğunluğunda sanki bir dezavantajmış gibi düşündüğünden, ama bir noktadan sonra, aslında O’na iyi gelen, başka türlü bir açılım olduğundan bahsediyor. Okuduğumda, kendimi tanımlamak için iyi bir referans bulduğumu düşünmüştüm. Bir yerli olmak zorunda olmak değilim, bir yerli, bir yere ait hissetmiyorum kendimi.

Sonuç olarak, bir tercih yaparak şu an İstanbul Kuzguncuk’tasınız?

Bundan önceki ofis Anadolu Hisarı’nda, biraz tesadüflerle yerleştiğimiz bir yerdi. Bir önceki ortağımın ailesi oralara çok yakın bir yerde yaşıyordu, Viyana’dan geldim, İstanbul’u bilmiyorum. Sonra oradaki ofis hemen yakınında başka bir yerle birleşti.

Kuzguncuk’un ölçeğini çok seviyorum, mahalleyi de, her ne kadar an itibari ile kitle turizminin odağı olsa da. Büyüklüğü, denizle ilişkisi çok sempatik geliyor, güzel bir dokusu var. Mimarlar açısından popüler de bir yer, iyi de bir ofis bulduk. Bu hat üzerinde aslında bunun gibi deniz semtleri var. Kanlıca’yı da çok severim, ama uzak. Lojistik olarak da merkeze yakın olmak önemli. Beylerbeyi de olmaz mıydı? Benim için çok fark etmezdi. Yani acayip bir Kuzguncuk sevdam yok.

Kuzguncuk © Ömer Selçuk Baz

Merkezinize koyduğunuz, diğer yerleri anlamanıza, farklılığını kavramanıza yardımcı olan, referans aldığınız bir kent var mı?

Tam böyle bir referans üzerinden değil ama anlattıklarımdan, Antakya’yı ilginç buluyorum.

Antakya: Düalite üzerine kurulmuş bir şehir

Ortadan bir nehir geçiyor; Asi. Dağ bunun bir ucuna yaslanmış. İçinde eski bir Roma kenti duruyor; inanılmaz derecede organik. Bir ana caddesi var; Kurtuluş, bütün Roma şehrini boydan boya katediyor. Burası bir yüzü.

Bir de, yeni şehir var. İskenderun Körfezi’nden dağı aşıp, Amik Ovası’na doğru Kıcı’dan indiğiniz zaman, bir doğrultu geliyor karşınıza yaklaşık 25 km. uzunluğunda. Bir şehrin içine böyle girilir mi? Ben böyle bir Türk kenti bilmiyorum. Fransızlar’ın kurduğu merkezine geliyorsunuz ve ona gelene kadar birkaç tane düğümden geçiyorsunuz. O ikilik, çok eski kent merkezi ile 30’larda Fransızlar’ın, radyal bir düzende kurduğu şehir arasında ve onları ayıran da acayip bir doğal eşik var. O da nehrin kendisi, Asi. Bu, şehrin her şeyine otomatik olarak sirayet ediyor ve insanların neredeyse karakterlerini de kuruyor.

Antakya © Ömer Selçuk Baz

Çok renkli bir yer ve topoğrafyasından ötürü bütün bu hikâyeyi her zaman üçüncü boyutta izleyebiliyorsunuz, yani sadece içinde değilsiniz. Özellikle eski kent, akılla tasarlanarak kurulamayacak kadar katmanlı ve organik bir yer. İnanılmaz sokaklar var. Ne zaman, nereden çıkacağını asla bilemediğin; kendi içlerine dönen evler, avlular var… Ticari bir doğrultu var bunun içerisinde; Uzun Çarşı. O da bir çeşit labirent; içerisinde envai çeşit tarımsal ürün, hemen yanıbaşındaki ovada üretilenler, verimliliğin saçıldığı bir alan. Fransızlar, işgal zamanında kaldıkları on üç sene zarfında, eski kente eklemlenen yeni bir şehir strüktürü kurmuşlar. Bizim Cumhuriyet tarihi boyunca yapamadığımız bir şeyi, Fransızlar on üç senede, bu büyüklükte bir yerleşim için kurmuşlar.

Bu düzen, sistem ya da sistemsizlik içinde, bütün bu katmanları kuracak bir üst örgütlenmeyi oluşturmayı başarmışlar, her ne kadar o eski olana kontrast olsa da bunu yaşatmışlar ve onlar gideli yaklaşık seksen yıl olmuş ve hâlâ şehir aynı sistemi yaşıyor. İyi mi kötü mü tartışılır ama demek ki, bir kent sistemi kurulamayacak bir şey değil.

Viyana: Buna tam ters bir yerden bakarsak

Buradaki her şeyin tam tersi. Neredeyse hiçbir topoğrafyası olmayan bir şehir. Viyana’da beş sene yaşadım, o güne kadar hiç öyle bir yerde yaşamamıştım. Sürekli şehrin içindesin, hiçbir zaman dışına çıkamıyorsun. Çünkü bir blok sistemi var, uzunca bir dikdörtgen, bu bloklardan 3.000 tane var şehirde. Ve o perspektif bir yerlere doğru gidiyor ve sen onun içinden kurtulamıyorsun. İçinde, hep içindesin…

Orta Avrupa aklı, Almanlar da böyle davranıyorlar. Almanya’da doğmuş olmak, orada bir miktar okula gitmiş olmak, sürekli gidip gelmek... Kendimi çok yakın hissettiğim bir coğrafya. Onların bambaşka bir coğrafi ölçekteki kavrayışlarını seviyorum. Rasyonel bir akılla şunu diyor; ben bir şehri bir düzlüğe kuruyorum, neden topoğrafyayla mücadele edeyim ki. Aynı şey Viyana için de geçerli. Onlar sadece biraz daha Balkanlar.

Bu Balkan olmak, Orta ya da Batı Avrupalı olmak şehirlerde o kadar çok hissedilen bir şey ki. Şehirler ve insan karakteri inanılmaz bağlantılı. Bu Viyana’daki sonsuz kurgu, bunların yer yer çok sistemli, çok kontrollü boşluklara açılması mevzusu tam olarak insanlar için de geçerli.

O kadar yaşlı bir şehir ki. Çok geçmeden, iki buçuk yıl içerisinde ona bir isim takmıştım: 'Viyana Sendromu'. İnsanları çok gençken yaşlandırıyordu şehir. Şehrin kendisi yavaş, bir yere gitsen de şehirde, sanki bir yere gitmiyormuşsun gibi, hep aynı yerdesin. İnsanlar pek bir şey yapmak istemiyorlar, zaten şehir onları baştan durduruyor. Ağırlık var üzerinde. Diğer yandan da inanılmaz bir kültürel coğrafyası var, sonsuz bir konfor sunuyor insanlara; hem duygusal hem ekonomik olarak. Ve bu, kent hayatının her anına yansıyor.

Viyana © Dimitry Anikin

Şehirlerdeki Avrupalı olma hissi ve bunların kent sakinlerine etkisinden bahsettiniz. Bu, sizin mimari pratiğinize yansımış olabilir mi? Troya Müzesi’ndeki rasyonellik ve kurguya mesela. Ama bunun yanında, Manisa Kurtuluş Müzesi’ndeki kullandığınız malzemeyi (tuğlayı) serbest bıraktığınızdan bahsediyorsunuz, yine tam tersi diyebilir miyiz?

Mimarlık yaparken kontrol etmeniz gerekiyor bazı şeyleri, yaptığınız işin doğası o. Onu alıyorsunuz, bir sistem kuruyorsunuz. Yoksa o yapılar inşa edilemez.

Gittiğin, yaşadığın yer, onlarla kurduğun ilişki bir konu. Bunlar tabii seni etkiliyor ama, sen bunların içerisinde seçimler yapıyorsun, birisi ya da ötekisi olmuyorsun. Bir tanesini bir tanesine yeğ tutman gerekmiyor. İkisini, üçünü, beşini aynı anda kullanabilirsin. Ya da bir tanesindeki başka bir duyguya daha çok yaklaşabilirsin. Bunlar şehir dokuları. Mesela Bursa’yı anlatsam, bana göre dağın eteğine yaslanmış, uzunca bir şehir. Haritalarda öyle görünmüyor ama.

Stuttgart; beni etkileyen ama az bulunduğum bir Alman kenti… Hiç Alman şehri gibi değil, tamamen tepelerin üzerine kurulmuş, çok irrasyonel bir şehir. Mikro örüntüler üzerinden kurulmuş, neredeyse iki adım atınca kırsalına ulaştığın bir yer. Bana şehir dışındaki doğanın kurduğu mekânlar daha etkileyici geliyor. Yani Troya gibi bir şeyle ilişkilenirken bir şehirden ziyade; kırsal düzenle, bir yapı ve mimarlığın nasıl ilişkileneceğini kurgulamak daha anlamlı olabilir.

Bu durumların her bir tanesinin kendi içinde, yüksek enerjileri var. Hangisini ne zaman kullanacağın, hangisinin yerinin tam olarak nerede durduğu, ne zaman hangisine ihtiyacın olacağı; bir seçim konusu. İlla da bu arada müthiş rasyonel olması gerekmiyor. Mesela Troya üzerinden konuşacak olursak çok rasyonel gibi görünüyor proje, çok akılla yapılmış gibi... Ama bence değil.

© Emre Dörter

Ama öyle anlatıyorsunuz.

Öyle anlatmadığım yerler de var, sorunun bana nasıl sorulduğuna bağlı olarak. Aç gir bir kapıyla, niye 100 m uzunluğunda bir rampayla giriyorsun ki? İlla da akılla yapman gerekmiyor, duyusal bir şey de olabilir.

Rampanın hikâyesi güzel ama, kapıyı açıp girmeyi değil de oradan inmeyi tercih ederim açıkçası.

Hikâye güzel (gülüyor), evet. Hikâyelerin bazen daha kolay anlaşılır versiyonları tercih ediliyor. İnsanlar da öyle tercih ediyorlar ama daha karmaşık halleri her zaman olur. O kadar kolay, okunaklı, bir nefeste içine çekebileceğin biçimde değil gerçek hikâyeler. Olamazlar da zaten.

Anlattığınız şehirlerde, suyu öne çıkardınız. Karşımızda akan Boğaz’ın coşkusu da etkileyici bana göre. Kentlerin size geçen özellikleri var mı?

Tüm bu anlattıklarım içerisinde, her gittiğimde beni etkileyen; Eski Antakya dokusu, acayip bir enerjisi var. Şehir zaten bence böyle bir şey; güzelliğinin, mimarlıktan ayrılan noktasının bu olduğunu düşünüyorum; spontane ve hayatın kendisi içinde kestirilemeyen akışlarının bir araya gelmiş mekânsal düzenleri… Bir kerede çizilemeyecek, zamanın, insanların o mekânlardaki muhtelif yaşantılarının kurduğu yerler oluyorlar.

Kuzguncuk’ta da insanların esasında sevdiği şeyler tam olarak bu. Burası müthiş bir sistem değil, pek çok şey var. Ama bir yandan da bir düzen var. Antakya bundan da ileride. Orada bir sokağın ne zaman başlayıp, ne zaman biteceğini bilemezsin. Ne zaman bir avluya açılır, ne zaman bir açıklık üretir? Şehir çok ilginç bir şey; hayatın bazen yüzlerce yılının içerisinde o şekilde biçimlenişi ve bunu insanların büyük -kolektif demeyeceğim- zamanlar zarfında birbirlerinden habersiz, bir çeşit kulaktan kulağa oynuyor gibi kurmaları bence müthiş bir enerji. Ve o mekânda bunu her anında görebiliyorsun. Bir sokak daracık başlıyor, açılıyor, bir fırın geliyor, bir çıkmaza dönüşüyor, bir yerden dönüyorsun… İnanılmaz renkli bir yapıyı görüyorsun…

Antakya © Ömer Selçuk Baz

Ve bu Viyana bloğunda olmayan bir şey. Orada yapılar var, yapılar çok büyük sistemin bir parçası. Burada da bireyin toplumda olmasını istedikleri gibi davranıyor. Ama bahsettiğim eski Antakya dokusu öyle değil. Ya da Mardin öyle bir yer değil. Bursa’da Cumalıkız Köyü öyle bir yer değil. Bu bana çok ilginç geliyor. Bu tanımlanmamış, adı konulmamış, kuralları tam olmayan bir çeşit sistem. Aslında doğanın kurduğu yerlere çok benziyor, mekânlara, bitkilerin oluşturduğu alanlara, peyzaja çok benziyor.

Ve pek çok tasarımcı, bu hayatın kendi kendine kurduğu mekânları sümile etmenin yollarını arıyor. Bu tasarlanabilir bir şey mi? Tasarlarsan, o hâlâ o olur mu? Biz de, pek çok mimar gibi deniyoruz ama henüz başarılı olamadık.

Tüm konuştuklarımızdan sonra; bir kent nasıl olmalı sizce; sokakları, meydanları, yapılarıyla?

Şehir dediğiniz şey, kent, şu masada bile konuştuğum benim anlatabileceğim altı birbirinden bambaşka örnek var. Bunun böyle olmasını istiyorum, diyebilir miyiz? Kendi coğrafyasının bazı sonuçlarından ötürü öyle oluyor.

Kuzguncuk tesadüfen böyle olmuyor ya da Tarihi Yarımada… Diyemeyiz ki birisi birisinden daha iyi. Bunların kendi oluşlarının bir dinamiği var. Şunu diyebilirsin en iyi ihtimalle; böyle bir şehirde olmak bana iyi geliyor. Ama ben bunu da diyemiyorum; Viyana’da olmanın da başka bir tadı var, geçen hafta Valensiya’daydım çok yakın geliyor bana, bambaşka açılardan. Neden öyle olduklarını anlıyorum. Her birisinden bir Antakya ya da bir Viyana olmasını beklemiyorum. Londra’da olmak başka bir şey, Berlin’de olmak başka. Şehir dediğimiz şey; devasa bir biriktirme aracı aslında.

Zaman her şeyi silmeye çalışıyor, mekân tutuyor

Bir mekândasınız, bir odanız var. Odada kırk yıl geçirdiniz; kitaplarınız, çizimleriniz var. Siz yaşadıkça mekân, sizinle iletişime geçiyor, bazı nesnelerin yerleriyle ilişkili referanslar kurmaya başlıyorsunuz ve başka türlüsünün olmasını artık hayal edemez hale geliyorsunuz. Şimdi bu küçük bir odayla kurduğumuz ilişki ve sadece bir kişisiniz ama şehirde binlerce kişi var ve bunun daha karmaşık bir versiyonu. O odada bir de sizden önce anneniz, ondan önce anneanneniz/dedeniz hatta bütün aileniz yaşıyor. Bütün kuşaklar boyunca ne kadar çok şey biriktirebilirsiniz küçücük bir mekânda.

Eski fotoğraf makinaları, objektifi açıldığı zaman, ışığı o küçük delikten içeriye, hassas bir kağıdın üzerine toplayan bir çeşit odak gibi çalıyor ya; mekân bunun büyük, büyük ölçekli bir versiyonu. Her şeyi içine topluyor, birçok şeyin silinmesine -sen çok uğraşmazsan- engel oluyor.

Mesela bugün Sultanahmet Meydanı’na gittiğiniz zaman, At Meydanı olarak tarif edilen boşluğu düşünün; İbrahim Paşa Sarayı burada, Vergi Dairesi, Sultanahmet Camisi, Dikilitaş burada, Alman Çeşmesi burada… Burası aslında Hipodrom, Hipodrom’un boşluğu. Bugün burada dolaşan pek çok insan, bir Hipodrom olduğunu bilmiyor, biz biliyoruz. Sfendon duvarının bunun arkasına devam ettiğini, dikilitaşların Spina’nın üzerinde olduğunu ve aslında İbrahim Paşa Sarayı’nın içerisinde vakt-i zamanında hipodrom basamaklarının olduğunu, bunun Sultanahmet’in de kenarından devam ettiğini ve aslında 400 küsür metre uzunluğunda olduğunu, bir ucundan atların içeriye girdiğini, onun Divan Yolu’na bağlanan uzantısında olduğunu ve bunların Ayasofya’nın önündeki alana bağlandığını biliyoruz.

Yani demek istediğim, bugün sizin At Meydanı olarak gördüğünüz o boşluk -tuhaf bir şekilde- hâlâ boşluk. Neden peki? Yani ne onu boşluk olarak binlerce yıl orada tuttu? Halbuki 12. yy.’da Cenevizliler geldiğinde bütün Hipodrom taşlarını yağmaladılar, buradaki bütün heykelleri aldılar, o atlı heykel bugün Venedik’te San Marco Meydanı’nda duruyor.

Şimdi bütün bu hikâye böyle sürüp gidiyorken şu çok sihirli bir soru: O boşluk hâlâ neden orada duruyor? Çok basit bir sebebi var. Çünkü zaman her şeyi silmeye çalışıyor, mekân tutuyor.

İşte, şehir dediğiniz şey…

O kadar yüksek bir tutma gücü var ki, böyle yapışkan, çılgınca yapışkan bir kâğıt gibi. Astığınız zaman her şeyi üzerine topluyor. Fatih’in fethinden sonra böyle bir boşluk -Osmanlı ritüellerinde olmamasına rağmen- orada durdu, boşluk o kadar güçlüydü; panayırları orada yaptılar, İbrahim Paşa Sarayı’nı O’nun kenarına yaptı, çocuğunun sünnet düğününde Padişahı buraya çıkarttı, onlara baktırdı. Burada inanılmaz olaylar oldu. Ve hâlâ bugün boşluk. Hangi şehirde, hangi boşluk bu kadar uzun mekâna tutunabilir?

İşte şehir, sizin odanızda onlarca yıl biriktirdiğiniz şeyi binlerce yıl biriktirebiliyor. Mekânın böyle bir gücü var. O yüzden mekân deyip geçmemek lâzım. Onun fiziksel uzuvları, inanılmaz katmanlı ve bulanık kayıt yapan bir makina gibi çalışıyor.

Mimarlıktan çok, şehrin bu tarife daha iyi uyduğunu düşünüyorum. Zihninde bir şeyi var. Bunların hepsinin imgesi var ve hiçbirisi tam bir keskinlikte değil. O daha bulutsu bir şey. Nerede başlayıp, nerede bittiğini tarif etmek o kadar kolay değil. Viyana için bile değil. Şehir zaten yaşayan bir şeyse, öyle olmaması lâzım.

Yazarların, insana dair özellikler üzerinden kentleri anlatmalarını seviyorum. Sizden de, kente dair, sevdiğiniz kitaptan bir bölüm, mısra, etkilendiğiniz bir film karesi, fotoğraf paylaşmanızı istesem?

İnsan gibi gerçekten, doğru. Ama “bir” insan mı? Bilmiyorum. Çok karışık bir insan olur.

Bir şehre, bir sinema filmi, yazılı bir metin üzerinden bakabilir miyim? Denedim ve bakamıyorum. Ben New York’a gitmedim ama orayla ilgili çok şey gördüm, izledim. Ama o şehirle ilgili hiçbir şey söyleyemem. Ben orada değildim. Benim kafamda hiçbir şey demek. Benim fiili yaşantımın, bir anının bir parçası olması lazım ki ben onunla ilgili bir şey söyleyebileyim.

Bana göre bir şehri anlamanın yolu; yürümektir. Bir şehirde otomobille dolaşmak da benim için orayı anlayabileceğim bir araçmış gibi gelmiyor. Bir çeşit zihin haritası gibi ve sen onu deneyimledikçe görüyorsun.

Yeni bir şey alırsınız, giyersiniz üzerinize, seversiniz ama o sizin değildir daha. Onun sizin olması için; giyersiniz, çıkarırsınız, yıkanır, sizinle beraber olan bir şey haline dönüşür. Şehirle insanların arasındaki ilişki de bence böyle; pat diye olan bir şey değil. Almanya’yla otomatik oluşan bir ilişkiydi. Oturuyorum bir yere; diliyle, insanlarıyla, tavrıyla memleketim gibi. Mesela Barselona; o kadar çok farklı açılardan Viyana’ya benziyor ki, ama aslında hiç benzemiyor. İnanılmaz Akdenizli bir şehir; iklimiyle, insanlarıyla, şehrin bütün avluları, blokları arasında kurulan örüntüleriyle… Yani bu şehir mevzusuna; yazılmış olan bir metin üzerinden, çizilmiş ya da çekilmiş olan bir şey üzerinden bakamıyorum. Benim yaşantımın bir anının parçası olması gerekiyor.

O yüzden bir şehri tanımak çok eğlenceli, yeni bir insanla konuşmak gibi... Zihinde çok fazla kanalı harekete geçiren bir şey.

Proje yapacağınız bir yer de buna dahil mi? Bu gözle mi bakıyorunuz? 

Evet. Yalnız kentin biriktirdiği şey illa madde olmak zorunda değil, başka bir şey de birikebilir. Mekânın ötesinde bir şey de orada biriktiriliyor.

Troya’ya gittiğiniz zaman, virane bir ören yeri var, bir köy var. Burada mekâna dair okuyabilecekleriniz çok limitli. Ama şöyle bakarsanız değil. Mekâna coğrafya olarak bakarsanız bu başka bir şeye dönüşüyor. Ama onu bir bakışta göremezsiniz, bir uydu fotoğrafından anlayamazsınız. Başka bir ilişki kurmanız lazım. Üstün bir kabiliyetle olacak bir şey değil zaman geçirerek olabilecek bir şey. Yani onunla başka bir seviyede ilişkilenmeniz gerekiyor. Anlamanız lazım. Bence anlamadan hiçbir şey yapamazsın, en azından iyi bir şey yapamazsın. Anladığın şeyle, yüzeysel olmanın ötesinde daha derinlikli bir ilişki kurabilirsin. Onun için de -en önemlisi- orada olmaya ve zamana ihtiyacın var. Ve pek çok şeyin acelesi de yok, mimarlık böyle bir şey değil.

© Emre Dörter

Bu her proje için geçerli. Ne ile ilişkilendiği, probleme göre değişebilir; kimi zaman bir şehirle ilişkilenebilir, Troya gibi bir konu olursa, 5 küsür bin yıllık bir tarihle ilişkilenebilir, bir pazar yeri yapıyorsan, balıkçılar nasıl davranıyorlarla ilişkilenebilir. Envai çeşit ilişki olabilir.

Konuştuğumuz ya da farklı bir yerden olabilir, paylaşmak istediğiniz kente dair bir gelişme var mı?

Nevzat (Sayın) ile beraber, İBB için Sultanahmet’te bir proje yaptık, bütün bölgeyi bir arkeopark’a çevirdik. Hipodromun aşağı indirildiği, kalan alanlarda da muhtelif kazıların organize edildiği bir proje. Anlatmak istediğim yaptığımız proje değil ama. Oradaki anlama süreci içerisinde, az önce bahsettiğim boşluk, 2.500 – 3.000 yıl içerisindeki dönüşümü konuları, o kadar iyi bildiğimizi düşündüğümüz bir yerde ne kadar az şey bildiğimizi gördüğümüz an benim için önemliydi.

Ve orada şunu pek çok kişi bilmiyor; Sultanahmet ile Ayasofya arasındaki boşluğu düşünün. Orada çiçekli bir havuz var. Onun altında aslında bir Bizans Hamamı’nın kalıntıları var. O bölümdeki açmalar bizi bir Bizans Sarayı’nın muhtelif parçalarına götürecek, bir boşluk orası.

Bu projelerin bildiğimiz, sadece tasarım odaklı olma hallerinin ötesinde bir araştırma konusu olmaları, onların içerisinde bir şeyler keşfetme şansı olması, şehre dair, bildiğini düşündüğün şeylere tekrar bakmak, bana çok iyi geliyor.

Yaptığımız başka bir proje de; Gülhane Parkı’ndan Cankurtaran’a kadar Marmara Denizi’ne bakan, İstanbul Surları’nın restorasyonuyla paralel yürüyecek bir ziyaretçiye açma projesiydi, bu da etkileyiciydi. Her gün önünden geçtiğiniz Kennedy Bulvarı’nın üzerindeki o burcun içinde ne acayip yerler var her tür zamana ait; M.Ö. 2. yy.dan Bizans duvarı da var, Osmanlı’nın son dönemine ait oradaki bostanlarda çalışan işçiler için yapılmış fırınlar da var.

Troya’da projeyi yaparken, bütün alanı anlamamız için bizi kazının bir parçası yaptılar, beş günlüğüne kazıya dahil olduk. Kazılar mimarları çok seviyor, mimarlar kayıt tutmak için de muhtelif araçlar kullanıyor. O kadar mimarlığa yakın bir şey ki. Kaybolan mekânın kaydettiği ama kaybolmuş izleri, şehrin içerisinde, hep olan bir şeyi tekrar ortaya çıkarmaya çalışıyorlar. Yürüdüğün zaman aslında gördüğün bütün bu yüzeyler, şehri kuran bütün bu enstrümanlar, elemanlar, esasında onlar da aynı arkeolojik bir kaydın, büyük parçaları.

“Troyalılar size hoşgeldiniz diyor”

Tarih dediğiniz şey sanki geçip, bitmiş bir şey gibi. Ama değil, sen onun içinde yaşıyorsun. Müzenin (Troya) ikinci katındaki sergi holünde pişmiş topraktan, Çanakkale’nin Çan ilçesinde bayağı güçlü bir kadının -hâlâ yaptığı- testilerin örnekleri var, üzerine kırmızı beyaz çizgilerle bir kısım desenler çiziyor, eliyle. Kimse ona bunu böyle yap dememiş. Bunlar vitrinin içinde değiller, açıkta duruyorlar, 8-10 taneler. Hemen yanıbaşında da vitrinin içerisinde M.Ö. 1700’den bir testi var ve kadının yaptığı desenin neredeyse aynısı var üzerinde. Ve o kadın hiçbir tarih bilgisi olmadan bunu yapıyor.   

Şöyle bir şey değil bu; o geçmişte bir şey sen de bugün yaşıyorsun. Sen de o tarihin içinde bir yerde yaşıyorsun.

© Osman Çapalov

Troyalı kadınlar bizim şantiyede de çalıştılar. Brüt beton yüzeyleri ahşap kalıp ve onlar kalıptan düzgün çıkmıyorlar, ince bir işçilik gerekiyor, ince zımpara kağıtlarıyla yapılan. Bizim işçiler yapamadı. Yüklenici dedi ki, köyden birilerini deneyelim, çağırdılar –kadın, erkek diye bir ayrım yapmadılar- bir grup geldi. Baktılar ki kadınlar çok iyi yapıyor işi. Sonra, müze açıldıktan, aşağı yukarı iki hafta sonra bir grup Troyalı kadın, domates hasadından çıkıp, müzeyi ziyarete geldi.

Sözgelimi değil, onlar gerçekten Troyalılar, o coğrafyaya aitler. O yüzden sizin okuduğunuz metin, bir yandan ziyaretçi ile iletişim kurmak için yapılıyor ama gerçekten de öyle. O zeytin ağacı, o taş, o kaya, o coğrafya, o rüzgâr çok başka yerler değil… Hep başka bir şeymiş gibi ya… Değil. Orası, orada hâlâ.

Son olarak mimari bir rota çizmenizi istesem?

En son, bir proje yapmak için gittiğim bir rotayı paylaşabilirim. Karaköy’de Kılıçali Paşa’dan başlıyor, Karaköy’ün ara sokaklarından devam ediyor, oturuyorsun bir bira içiyorsun. Galata Köprüsü’nden karşıya geçiyorsun, Mısır Çarşısı’nın önündesin. Ara sokaklardan yavaş yavaş Sultanahmet’e doğru tırmanmadan önce Abdülhamit’in mezarını görüyorsun. Tırmanıyorsun. Hemen Ayasofya, Sultanahmet... Divan Yolu’ndan Şehzade Camii’ne doğru girerken, Valens Kemeri, sonra Kadınlar Pazarı, oradan Fatih’e doğru devam ediyorsun.

Ve bunun içerisindeki aralıklarda öyle acayip yerler var ki... Mekân, doku var. Anlattıklarımın bir çizginin üzerinde yer aldığını düşünelim, bu çizgiyi açın, bütün mekânları üzerinde fotoğraflayın, dizin, hiçbir şekilde birbirleriyle ilişkisi olmayan, onlarca şeyi yan yana, üst üste gösterebilir. Bu “bir” şehir olamaz. Başka bir şey var burada. Bu çizgiyi daha da uzatabilirsin. Bu, bir insan gücüyle katedebilecek bir 20 km. aşağı yukarı. Bunların fiziki bir haritası var. Bir de senin zihninde oluşturdukları bir harita var.   

Burada bir şey yapacaksan (projeye dair); zihninde bir şeyle gitmek değil de, buradan bir şey alıp, anlayıp, kavrayıp bir şey yapmaya çalışmak, bakma biçimini çok değiştiriyor. Her projeyi kendine özgü kılabilecek konu; bir ilham perisi, ya da masada dâhiyane bulduğun bir şey değil, senin zaten orada olandan kavrayıp, çıkardığın bir şey. Dil zihnin hapishanesi derler, sen onu nasıl kuruyorsan kafanda, öyle olmasını istiyorsun. İnsan bir şey yaratmak istiyor hep. Zaten vardı benim yaptığım şey, hep oradaydı demek, çok iyi gelmiyor.


Etiketler
Bu Haberi Sosyal Medyada Paylaşın
Yorumlar
Henüz yorum yapılmamış.
Bu İçeriğe Yorum Yazın
Ad Soyad
E-posta
Yorum
Kalan karakter :