Mimarizm
Mimarizm
Etkinlikler
OcakŞubatMartNisan
MayısHaziranTemmuzAğustos
EylülEkimKasımAralık
Yarışmalar
OcakŞubatMartNisan
MayısHaziranTemmuzAğustos
EylülEkimKasımAralık
Mimarizm

Derya Nüket Özer: "Sulukule bir mimari proje değil, aslında çok önemli bir deney"

05 Şubat 2008

Sulukulelilerin burası için düşünülen dönüşüm planına karşı çıkmaları ve mahallelerinde kalma isteği, çeşitli Sivil Toplum Kuruluşları tarafından desteklendi. Siz, bu organizasyon yapılanmasından biri olarak süreci nasıl değerlendiriyorsunuz?

 

Sulukule'de ilginç bir süreç yaşanıyor. İlk bakışta bir "inşaat yapımı" gibi görülse de, demokrasi adına bir ders, bir örnek olay olarak ele alınması gereken bir süreç aslında bu. İnsanların sağlıklı bir çevrede barınma ve yaşadıkları çevreyi değiştirmeme arzusuna odaklanan son derece doğal insani haklarını savunduklarına tanık oluyoruz Sulukule'de. Bu yolda Sulukule Roman Kültürünü Geliştirme ve Dayanışma Derneği'nin öncülüğünde belediyenin kapısına dayanıyorlar, sivil toplum kuruluşlarından destek istiyorlar, üniversitelere ulaşıyorlar. Davalar açıyorlar, düzenledikleri toplantılara belediye yetkililerini çağırıyorlar, Yenileme Kurulu'nu Sulukule'ye davet edip yüz yüze görüşmeyi başarıyorlar. Avrupa Parlamentosu'na kadar seslerini duyuruyorlar. Eğitim düzeyi son derece düşük, çok yoksul bir semtte insanlar yaşam deneyimleri ve içgüdülerinden aldıkları doğal güçle son derece doğru adımlar atıyorlar. Kendi yaşamlarının gerçeğini anlatıyorlar: "Yüzyıllardır burada yaşıyoruz ve başka hiçbir yerde yaşamak istemiyoruz", "Bize sunmayı önerdiğiniz evler bizim yaşam gerçeklerimize uymuyor", "Gitmemizi istediğiniz 40 km ötedeki yaşam da bizim gerçeklerimize uymuyor." "Çok uygun koşullarda olduğunu söylediğiniz ödeme planları ise bizim için bir hayal, siz bizin ekonomik gerçekliğimizi bilmiyorsunuz." Bunlar çok yalın ama çok net doğrular.

 

Öte yandan Sulukule Kentsel Yenileme Projesi ile ilgili olarak resmi yetkililerin tutumlarına  baktığımızda çok ürkütücü bir yaklaşım ve işleyiş görüyoruz. Ürkütücü diyorum, çünkü bu yaklaşımı Tarihi Yarımada'da yaşanan ve yaşanacak olanların bir göstergesi olarak ele almak gerekiyor. TOKİ Başkanı Erdoğan Bayraktar'ın, gayrimenkul zirvesi "Kentsel Dönüşüm" başlıklı Forum İstanbul toplantısı sırasında söylediği "kentsel dönüşüm alanları siyasetin dönüşüm alanlarıdır" sözü çok fazla kişinin dikkatini çekmedi. İstanbul gerçekten de kentsel dönüşüm ve yenileme projeleriyle çok büyük bir değişime aday.Koca şehrin hem yapı hem de insan dokusu adeta kazınacak. Bu, basit bir yapılaşma olayı değil, çok daha büyük siyasi bir proje. Bu çerçeveden bakıldığında Sayın Bayraktar'ın kentsel dönüşüm projelerine karşı çıkanların "birtakım yasa dışı kişiler, esrar, kadın satıcıları vb." olduğunu söylemesi, Sulukulelileri şehirden atılması gereken "esmer vatandaşlar" olarak aşağılaması,. Fatih Belediye Başkanı Mustafa Demir'in kendi bölgesindeki yenileme alanlarından söz ederken, "Bir zamanlar beyefendilerin oturduğu yerlerde şimdi işgalciler oturuyor" demesi ve Sulukule projesini eleştirenleri, yeni öneriler getirenleri "provokatörler" olarak nitelemesi  ürkütücü. Ve yine Kültür Bakanı Ertuğrul Günay'ın, İstanbul'un UNESCO Dünya Miras Listesi'ndeki yerini koruması için Türkiye'nin yapması gerektiği halde yapmadığının çok açık olarak ortaya çıktığı şu günlerde, "tarihsel mekanın iyileştirilmesine ve bazı yaşam alanlarının kalkınmasına yönelik marjinal bir takım karşı görüşler var ve bu marjinal karşı görüşler dışarıya abartılı yansıtılıyor." demesi dehşet verici. Çünkü, Günay'ın kastettiği "marjinal görüşleri" dile getirenlerden üçü ICOMOS Gazzola Ödülü, ICCROM Ödülü, Ağa Han Ödülü sahibi, ICCROM eski genel direktörü Prof. Dr. Cevat Erder, mimarlık tarihi, korumacılık deyince Türkiye'de ilk akla gelen isimlerden, ICOMOS Türkiye kurucusu, hocaların hocası Prof. Doğan Kuban ve ICOMOS Türkiye Komitesi Başkanı Prof. Dr. Nur Akın. Bu dehşet verici ve ürkütücü ifadeler bile iktidar açısından yenileme projelerinin basit inşaat projeleri değil, siyasetin dönüşüm alanları olarak görüldüğünü gösteriyor ki, eleştirenlere, haklarını savunanlara ve uyaranlara karşı Türk halkının çok aşina olduğu, son derece banal siyasi bir yöntemle saldırılıyor. Bir yanda ırkçı bir söylem meşrulaştırılıyor, öte yanda karşı çıkanlar sözcüğün gerçek anlamıyla "suçlu" ilan ediliyor.

Sulukule, işte bu sürecin çok net bir biçimde izlenebileceği bir örnek olması açısından önemli.

 

Orada bir sosyal dokunun kazınıp atılması söz konusu. Bu herhangi bir sosyal doku değil, özellikli bir kesim. Bazı tarihçilere göre 1000 yıldır burada yaşayan, kesin olarak bilinene göre de Fatih Sultan Mehmet'in1453'te nüfus planlamasıyla birlikte Romanlara verdiği bölge burası. Burada yaşayan Roman halkı hiç itirazsız bütün dünyanın kabul ettiği, müzik ve dans konusunda dünya kültürüne katkıda bulunan bir merkezin insanları. Roman müziğinin dünya müziğindeki yeri tartışılmaz. Burası da o müziğin Anadolu ayağı. Bu özelliğiyle bölge aslında somut olmayan kültürel miras için çok iyi bir örnek. Ancak, bir dönemler "eğlence evleri" olarak adlandırılan ve bölgenin ekonomisini ayakta tutan merkezlerinin kapatılmasından sonra kültür ve ekonomi ister istemez kesintiye uğruyor. Şu anda yapılması gereken onları söküp atmak değil tekrar oraya kazandırmak.

Yapılması planlanan kentsel dönüşüm projesinin en çok eleştiri aldığı kısmı için, halkın projeye dahil edilmemesi; yani mahalle dönüştürülürken mahallelinin gözardı edilmesi hatta dışlanması diyebilir miyiz?

 

Öncelikle bu tür projeler esasen sosyal projeler olarak ele alınmak zorunda  Ne yazık ki Türkiye'de bu yalnızca bir planlama ve mimari proje işiymiş gibi algılanıyor. Az önce sıraladığım Erdoğan Bayraktar, Mustafa Demir ve Ertuğrul Günay'ın sözleri zaten  iktidarın böyle bir derdinin olmadığını, ya da daha doğru bir ifadeyle farklı bir sosyal projenin yaşama geçirilmekte olduğunun göstergesi. Sosyal doku ve fiziki doku kazınarak, Tarihi Yarımada'daki bir alan sanki boş bir arazi gibi ele alınıyor ve buraya "yakışır insanların, beyefendilerin" yerleştirilmesi hedefleniyor. Çok naif ya da çok klişe bir karşı çıkış, bir bakış açısı gibi görünebilir benim bu sözlerim ama buna beni zorunlu kılan yüksek bir oy oranıyla iktidara gelmiş olduğunu düşünerek başı dönen bir hükümetin kör gözüm parmağına gidişatı ne yazık ki demokrasinin a,b,c'sini hatırlatmak zorunda bırakıyor insanı.

 

Evet, elbette mahalle halkı dışlanarak proje ilerletilmeye çalışıldı bugüne kadar.Kâğıt üzerinde "sosyal ve kültürel dokunun korunacağı", "insanlarin yerlerinden edilmeyeceği", hattâ "işsizler için kurs verilecek mekânların planlanacağı" var. Ama kiracıları Taşoluk'a gönderiyorlar, ev sahiplerini de yıllar süren taksitlere bağlıyorlar. Yapılan anketlere göre burada ortalama aylık gelir 300-500  YTL dolayında. Halk, sosyal güvenlik sistemlerine bağlı değil. Sürekli işleri yok. En iyi koşullarda sunulan evlerin bile taksitlerini ödemeleri mümkün değil. Bölgenin 3'te 2'si kiracı. Yani kiracıları Taşoluk'a gönderdiklerinde bölgenin 3'te 2'si gidiyor. Kalan üçte birin de orada nasıl barınacağı soru işareti. Sulukule'de yalnızca Romanlar da yaşamıyor. Hayatın doğal akışı içinde bu farklı topluluklar denge içinde yaşamayı becermişler. Ki, bu bile o bölgenin özel olarak korunması için bir neden. Hısımlıklar, akrabalıklar oluşmuş. Ama siz o kesimi, yani TOKİ Başkanı'nın "esmer vatandaşlar, yasadışı insanlar" olarak, tehlikeli bir kesim olarak adlandırdığı insanları alıp bir grup halinde başka bir yere monte etmeye çalışıyorsunuz. Gidilen yerlere, Sulukulelilerden önce haklarındaki kötü söylentiler gidiyor. Sulukule'de şu anda sosyal bir problem yok ama Taşoluk bir sosyal probleme aday.

 

Süreç başından beri basında yer bulsa da, projenin katılımcılık içermediği hala tartışılıyor...

 

Herşey kapalı kapılar ardında olup bitiyor. Proje geliştirilirken, imzalar atılırken ne orada yaşayan halkın, ne de öteki aktörlerin, şehir plancıların, mimarların, korumacıların haberi olmuyor. Hem yerel halkın hakları göz ardı ediliyor hem de projenin Tarihi Yarımada'da yer alan bir koruma alanında, yani çok çok özel bir alanda olduğu göz ardı ediliyor. Gerek tarihi koruma gerekse mimari yaklaşım konusunda bu alanlardaki uzmanlar devre dışı kalıyor.  Uygulama, kısa adıyla Kentsel Yenileme Yasası'na dayanılarak yapılıyor. Karar, Bakanlar Kurulu'ndan geliyor. Planlama merkezi hükümet tarafından yapıldığı için, vurguladığım gibi, bir politika tartışıyoruz aslında burada. Yasada bir sürü nokta yoruma açık ve bu da uygulamada pek çok soruna neden oluyor. Bilgilendirme, katılım gibi adımlar yok mesela yasada. Belediye bugüne kadar semt halkıyla bazı toplantılar yaptı ise, bazı teknik toplantılarda yer aldı ise bu, Sulukule Platformu'nun zorlamasıyla oluyor. Avrupa Birliği raporuna da girmiş durumda Sulukule meselesi, BM İnsan Hakları Konseyi'nde de konuşuluyor. Ama Türkiye'nin insan haklarına gönderdiği raporda sanki burada bir katılım süreci yaşanmış izlenimi var. Trajikomik şeyler oluyor. Çeşitli toplantılarda belediyenin yaptığı sunumlarda "bakın biz katılım toplantısı yaptık" diye gösterdikleri fotoğraflarda bir de bakıyorsunuz ki gösterilen aslında Sulukule Platformu'nun düzenlediği toplantılar. Şaka gibi.

 

Semt halkının talepleri kabul edilir gibi davranılıyor ama bakıyorsunuz proje kapalı kapılar ardında ilerliyor. Ortak komisyon kuralım, bir protokol oluşturalım deniyor, protokolün tartışılıp imzalanacağı toplantı erteleniyor ve o arada kiracılar Taşoluk'a kura çekmeye götürülüyor. Meşru bir durum yaratılıyor. Peki bu komisyon ne için kuruluyor şaşkınlığını yaşıyorsunuz. Asıl sorun işte bu proje üretim süreci. Her şey gizli kapaklı ve "yaptım, oldu" biçiminde ilerletilmeye çalışılıyor.

 

Bir yandan da mahallede evini satanlar oldu...

 

O arada hayatın gerçeği var. Bu insanlar aslında mahalleyi terketmek istemiyoruz dediler. Ama giderek satılan evler oldu. Alanların bir bölümünün de belediyede etkili insanların yakınları olduğu ortaya çıktı ve AKP Fatih yönetimi karıştı basında yer alan haberlerden öğrendiğimize göre. Hattâ bildiğim kadarıyla bazı istifalar oldu. Yaratılan tedirginlik ortamında insanların hayatları hakkında bir takım kararlar vermeleri doğal. Ve tekil kararlar verilmeye de başlandı. Belediye semtin içerden bölünmesi için ikinci bir dernek kurdurdu. Bugüne kadar huzur içinde yaşayan topluluk Romanlar ve Roman olmayanlar olmak üzere ikiye bölündü. Bunu da bizzat yerel yönetim başardı.

 

 

Bundan sonraki süreç nasıl işleyecek?

 

Yıkımlar tek tek devam ediyor. Her adımda yeni bir yasa dışılıkla, ya da en iyimser ifadeyle semtten ve uzmanlardan gelen uyarıları, önerilerin asla dikkate alınmayacağını gösteren davranışlarla karşılaşıyoruz. Örneğin, yenileme alanında önceden korunmaya alınmış yapılarla aynı özelliklere sahip ancak tescil edilmemiş yapılar olduğu fark edildi ve kurula bu yapıların da koruma kapsamına alınması için başvuruldu. Hemen birkaç gün sonra bir de gördük ki başvuru listesinde yer alan evlerden biri yıkıldı.Yasalara uyan, iyi niyetli bir yönetimin doğal olarak kurul kararını beklemesi gerekirdi. 

 

Hukuki açıdan bir geri dönüş yaşanabilir mi?

 

Mimarlar Odası, Şehir Plancıları ve Sulukule Roman Derneği'nin açtığı davalar var. Hukuki olarak yapılabilen her şey yapılıyor. Söz konusu alan herhangi bir mahalle değil, aynı zamanda İstanbul karasurlarının hemen yanında, Tarihi Yarımada'nın içinde bir tarihi bölge. Bu açıdan da Türkiye'nin imzaladığı uluslararası sözleşmelere bakıldığında da oradaki maddelere tamamen aykırı olan bir durum. UNESCO; Rio; Venedik; Viyana Anlaşmaları'na baktığınızda tüm bunlara aykırı bir süreç yaşanıyor.

Kentsel Yenileme Yasası çeşitli sorunları olan bir yasa, ancak özü "yok olma tehdidi altındaki tarihi yapıların ve deprem vb. doğal afetlere karşı dayanıksız olan yapıların onarılması, yenilenmesi." Acele kamulaştırma gibi hızlı hareket edilmesine olanak sağlayan hükümler içeriyor. Ne var ki uygulamada kolaylıkla sizi tercihlerinizin dışında bir yaşama zorla yönlendiren, mülkünüzü elinizden alan bir yasaya dönüşmüş durumda. Bir kez daha evrensel bir gerçeğin farkına varıyoruz. Hukukun doğru yorumlanması ve uygulanması için hukukun da üstünde bir değere sahip olmak gerekiyor: Etik.

 

Somut olmayan kültürel mirasın korunması gerçeği, Sulukule'de yaşananları sadece planlamaya ait olmaktan çıkarıyor...

 

Elbette. Sulukule özel bir yer. Roman kültürünün uluslararası tanınırlığı olan çok önemli bir merkezi. Burada, iki çok dinamik olgudan söz ediyoruz aslında, biri şehir, diğeri korumacılık. Şehir hareketli, kendi dinamizmi ile gelişen bir olgu. Korumacılık da bir bilim dalı olarak baktığınızda çok hızlı değişiyor. Türkiye'de uzmanlar da bu iki alanın doğasını doğru tanımlamakta biraz geciktiler gibi. Şehri kağıt üzerinde planlayamayacağımızı öğrenmekte geciktik örneğin.

 

Türkiye'de korumacılık da, tıpkı dünyada olduğu gibi yakın zamana kadar korumayı, binayı korumak olarak gördü. O binayı ya da dokuyu kullanarak bugüne taşıyan insanı dikkate almadı. Günümüzde tarihi yapılı çevrenin ötesinde "somut olmayan kültürel miras" olarak adlandırılan bir kavrama ulaşıldı. Türkiye'nin de 2003'te imzaladığı Somut Olmayan Kültürel Miras Sözleşmesi bu kavramı şöyle tanımlıyor: "Somut olmayan kültürel miras; toplulukların, grupların ve kimi durumlarda bireylerin, kültürel miraslarının bir parçası olarak tanımladıkları uygulamalar, temsiller, anlatımlar, bilgiler, beceriler -ve bunlara ilişkin araçlar, gereçler ve kültürel mekanlar- anlamına gelir. Kuşaktan kuşağa aktarılan bu somut olmayan kültürel miras, toplulukların ve grupların çevreleriyle, doğayla ve tarihleriyle etkileşimlerine bağlı olarak, süreklı biçimde yeniden yaratılır ve bu onlara kimlik ve devamlılık duygusu verir; böylece kültürel çeşitliliğe ve insan yaratıcılığına duyulan saygıya katkıda bulunur"

 

Bu tanım tam da Sulukule'de varlığına sürdürmeye çalışan Roman topluluğa uyuyor ki, Sulukule boşaltıldığında yukarıdaki tanımda yer alan unsurlar ortadan kalkmış olacak.  

 

Bir de arkeolojik sorunlar var elbette. Yalnızca Sulukule'de değil bütün Tarihi Yarımada'daki kentsel yenileme projeleri İstanbul'un yeraltında gizlediği zenginliklerine ilişkin hiçbir öngörü içermiyor. Metrelerce inilecek, otoparklar yapılacak. Sanki boş bir arazide inşaata girişiliyor gibi davranılıyor.

 

Sulukule kentsel dönüşüm planı, UNESCO'nun Tarihi Yarımada için gerekli saydığı en önemli unsur olan alan yönetimi planı dahilinde yaşanması gerekiyor. Ancak Alan Yönetim Planı bu kadar gerekliliğe rağmen hala yok...

 

Evet, Türkiye'nin 1 Şubat 2008'de bu planı UNESCO'ya sunmuş olması gerekiyordu. Ama henüz böyle bir plan yok. Alan Yönetim Planı, UNESCO'nun bir kaprisi değil, korumacılıkta olmazsa olmaz bir koşul artık günümüzde. İstanbul, yaşamakta olan bir şehir. Antik bir ören yeri değil. Bir tarafta tarih, bir tarafta süre giden çok çok aktif bir hayat var. Tarihi çevreyle bu hayatı bir biçimde entegre etmek zorundasınız. Alan yönetim planı o bölgenin ekonomisini, yaşanmakta olan hayatı, konut alanlarını, iş alanlarını, tarihi mirası dikkate alarak, ayrıntılı analiz eden ve nasıl sürmesi gerektiğine ilişkin yön çizen bir plandır. Çok farklı disiplinlerin, sosyolog, ekonomist, ulaştırmacı, arkeoloğun da içinde yer alması gereken bir çalışma bu. Alan yönetim planlarının yine temel aldığı ilke katılımcılık ve şeffaflık. Ki, tanık olduğumuz gibi Sulukule örneği baştan beri saydığım bütün ilkeleri hiçe sayarak ilerliyor. En büyük eksiklik de elbette bir alan ynetim planının olmamasi. Eğer bu yapılmış olsaydı sizinle bu konuşmayı yapmamız gerekmeyecekti, her şey o plana göre ilerliyor olacaktı.

Sulukule, bir mimari proje değil aslında çok önemli bir deney. Gerek Tarihi Yarımada'daki gerekse İstanbul'un genelindeki yenileme, dönüşüm projeleri için dersler çıkarılması gereken bir deney Sulukule.


"Sulukule Yenileme Projesi'ne Hayır!"
Sulukule için hala bir umut olabilir mi?
Yenileme Projesinin Mimarları Projeyi Anlatıyor
"En çok İstanbulludan bile daha çok İstanbulluyuz"
İstanbul Barosu Kent ve Çevre Komisyonu Başkanı Avukat Ömer Aykul ile Sulukule'deki "hukuk" üzerine
Dünya üzerindeki en eski roman yerleşimi; Sulukule
Bu Haberi Sosyal Medyada Paylaşın
Yorumlar
Henüz yorum yapılmamış.
Bu İçeriğe Yorum Yazın
Ad Soyad
E-posta
Yorum
Kalan karakter :

Bölüm Sponsorları