"Başka Mimarlık Pratikleri Uzmanlaşıyor, Biz ise Her Şeyi Yapabilmeyi Tercih Ediyoruz!"

E. Seda KAYIM, Amber EROYAN / 07 Haziran 2012
Benedetta Tagliabue, Barselona'daki en kalabalık yabancı nüfusu oluşturduğunu belirttiği İtalyanlar ile İspanyollar arasında bir sihir ve -kendisinin Barselona'ya yerleşmesine neden olan bilindik hikayeyi hatırlatarak- aşk olduğuna inanıyor. Öte yandan iki ülke insanlarına atfedilen benzerlikler konusunda ise şüpheli...

Geçtiğimiz yıl Siemens Ev Aletleri'nin ana sponsorluğundaki "Zihinsel Peyzajlar" konferansı için Yapı-Endüstri Merkezi'ne konuk olan Tagliabue ile, İspanya'nın "son yüzyılda icat edilen" müthiş başarıdaki kamusal mekan uygulamalarını, Miralles Tagliabue EMBT bünyesindeki pratiklerinin ölçek, yerellik ve kamusallık kavramları ile olan ilişkilerini ve renkli moda tercihlerini konuştuk.



İspanya'da yaşayan bir İtalyan olmak nasıl bir deneyim?


İtalyanlarla Barselona arasında bir sihir olduğuna inanıyorum çünkü İtalyanlar, İspanya'daki en kalabalık yabancı nüfusu… Barselona da İtalyanlarla dolu; bu şehirde yaşamayı çok seviyorlar.

Peki aynı şey İtalya'da yaşayan İspanyollar için de geçerli mi?

Hiç emin değilim… İtalya da muhteşem bir yer ancak İspanya'dan çok daha karmaşık ve zor bir coğrafya. Belki de bu nedenle genç İtalyanlar Barselona'ya, oradaki sakin hayata karşı bir aşk hissetmeye başladılar. Benim için ise durum daha farklıydı. Ben, Barselonalı bir adama aşık oldum. Şehre de bu yüzden yerleştim. (gülüyor)

Mekansal algıları ve mimarlıkları açısından İtalya ve İspanya'yı karşılaştırabilir misiniz?

İnsanlar genellikle İspanyollar ile İtalyanların birbirlerine ne kadar da benzediklerini konuşur durur. Bu, o kadar yanlış bir çıkarım ki! Belli ki dışarıdan baktığınızda benzer görünüyoruz ama derinlemesine anlamaya çalışırsanız, ne kadar farklı olduğumuzu anlarsınız. Özellikle de iki ülkenin tarihleri çok farklı ve bu ayrım, ülkelerin var oluşlarını da farklılaştırıyor. Özellikle Barselona'da mimarlık gerçek bir gelenek… İnsanlar burada Orta Çağ'dan beri ‘iyi mimarlık' yapmışlar. Barselona zanaatkarlığın çok gelişmiş olduğu bir şehirmiş. Çok karmaşık strüktürleri çok az malzeme ile ve uzun ömürlü şekilde inşa edebilmişler. Modern zamanlarda ise bu zanaatkarlık yetilerini demir işçiliğine, tuğla örgülerine aktarmışlar ve muhteşem örnekler ortaya koymuşlar. Tabi ki en bilinen ‘mükemmellik' Gaudi! Ama Gaudi'nin nesildaşı pek çok kişi de hayranlık uyandırıcı işler yapmış. Ve bu gelenek 20. yüzyılda da sürmüş. Örneğin 1950'lerde, İspanya'nın hiç parası yokken bile inanılmaz yapılar inşa edilmiş, görkemli ve güçlü bir mimarlık yapılmış. Bugün Barselona, mimarlık geleneğinin hala son derece güçlü olduğu, her gün yüksek kaliteli yapıların belirdiği ve iyi mimarlarla dolu bir kent…

Peki bu iki halkın kamusal mekana yaklaşımları farklılık gösteriyor mu?


Barselona için kamusal alanın ‘icat' edildiği söylenebilir. Son yüzyıla kadar son derece az kamusal mekana sahip, duvarlara mecbur bırakılmış bir kentten söz ediyoruz. Politik sebeplerden ötürü Barselona'nın büyümesine izin verilmemişti. Ama kent büyüyor, yoğunlaşıyor, taşıyordu. Sonunda nefes alacak yer kalmayıncaya kadar… Çelişkilidir, tam da bu noktada şehirde yeni kamusal alanlar yaratılmaya başlanıyor. Hatta büyüme anlamında yapılan ilk şey, EXPO'nun gerçekleştirilecek olmasından hareketle Ciudadela Parkı oluyor. Sonrasında güzel panaromalar, yürüme yolları, meydanlar geliyor. Barselona, çok özel kamusal mekanlar yaratarak dönüşüyor ve hem o kamusallık alanları hem de kent dünyaya sesini duyuruyor.

Çin'de gerçekleştirilen EXPO için tasarladığınız İspanyol Pavyonu, Barselona'daki Santa Caterina Pazarı ve Hafencity Hamburg projeleriniz, mimarlığı kamusal mekanlar yaratmak için bir araç olarak kullandığınızı gösteriyor –ölçeği ne olursa olsun. Mimarlık faaliyeti olarak "kamuya hizmet"i önemli bir bileşen olarak görüyor musunuz?

Kesinlikle! Mimarlığın asıl amacı insanlara hizmet etmek… Aksi takdirde mimarlığa ihtiyaç olmazdı. Mimarlar olarak çevremizde neler olduğunu, ihtiyaçların nasıl dönüştüğünü büyük bir merakla inceliyoruz. Yapıları da kamusal alanlarla iç içe geçirmenin çok önemli olduğuna inanıyorum. Gerçekten de tüm projelerimizde böyle bir arayış vardır. Örneğin bir EXPO'da kamusal alana dair pek kısıtlı şey yapabilirsiniz; önemli olarak yapı ölçeğidir. Ama biz bunu başardık.



Öte yandan ölçek kavramı da ofisimiz için çok önemli… Kentsel tasarımdan peyzaja, yapıdan obje tasarımına, çok farklı ölçekte iş üretme kapasitemiz var. Başka mimarlık pratikleri uzmanlaşıyor –örneğin yalnızca iç mimarlık yapıyor. Biz ise her şeyi yapabiliyoruz! Bu da her şeyi her şeyle ilişkilendirebileceğiniz bir bakış açısına sahip olmak demek. İşbirliklerine çok daha açık olmak demek!

Pratiğiniz için vernaküler zanaatler ve yerel malzemeler, tasarımsal bir başlangıç noktası temsil ediyor gibi gözüküyor. Ancak bunu, engellenemez coğrafi, kültürel ve toplumsal dönüşümler ile savaşarak yapmıyor, "yerelliği muhafaza etmek" mottosu üzerinden globalleşmek gibi çelişkili bir pozisyon da inşa etmiyorsunuz. Onun yerine özgül, geleneksel ve yerel bir bilgiyi –örneğin örgü şemalarını- Çin'e taşıyor, orada Çinli işçilerin teknikleri ile bu bilgi dağarcığını geliştiriyor, dönüştürüyor ve küresel olanakları ortaya çıkarıyorsunuz. Küreselleşmeyi, yerel olanı yaygınlaştırmak, zenginleştirmek için bir fırsat olarak gördüğünüz söylenebilir mi?

Bu çok iyi bir soru… Mimarlar olarak yaptıklarımız her zaman gerçekten anlaşılmıyor. Aslında biz de mimarlar olarak yaptıklarımızı belki her zaman iyi anlamıyoruz. Çin ile ilişkimiz tamamen merak üzerine kuruluydu. Heyecanla ve memnuniyetle gittik oraya… Yıllarca dünyanın geri kalanı ile ilişkisini koparmış, girilmesi imkansız kılınmış bir coğrafyadan söz ediyoruz. Şimdi ise bu ilişkiler yeniden kuruluyor. Biz de fikirleri, ‘yapma biçimleri'ni paylaşmak ve anlaşma düzlemi kurmak üzere gittik oraya. İspanyol Pavyonu çok başarılıydı çünkü bir EXPO dahilinde konumlandığı için hem İspanya'yla hem de Çin ile ilgiliydi.



Çok renkli giyiniyorsunuz. "Siyah giyen mimar" mitinin popülerliği düşünüldüğünde bu şaşırtıcı ve keyif verici… Modaya nasıl yaklaşıyorsunuz? Modayı önemser misiniz ya da umursar mısınız?

Sanırım giyinmek, halet-i ruhiye üzerinden kararı verilen bir şey… Ben de sadece nasıl hissediyorsam öyle giyiniyorum. Ve bu da bir şekilde bir sürü renk olarak ortaya çıkıyor. Galiba açık olmayı, sevinçli olmayı seviyorum ve bunların, hayattan kazanılması gereken değerler olduğunu düşünüyorum. Bunu, yapılarımızda da ifade etmeye çalışıyorum. Örneğin Santa Caterina Pazaryerinde yüzeyleri rengarenk seramiklerle kapladık. Gerçi bu kararı verirken biraz çekingendim –biz mimarlar için rengarenk mekanlar yapmak alışılageldik değildir. Hatta biraz abarttığımızı düşündüm. Ama sonunda insanlar memnun kaldılar. Bu iş için doğru zamandı. Veya belki hepimiz daha sevinçli, daha açık görüşlü ve daha renkli toplumlar olmayı diliyoruz.

Peki günlük kıyafetlerinizi nasıl seçiyorsunuz?

Tamamen sezgisel… Sezgiler sizsinizdir, ruhunuzdur. Kıyafet, kendinizi olabilecek en yüksek seviyede ifade ettiğiniz yüzeylerdir.



İspanyollar ile ilgili anlatılagelen, elbette biraz da şehir efsanesine dönüşmüş konular vardır: Geç kalkar, geç yemek yerler, Orta Avrupa ülkeleri için günün ortası denilecek saatte siestaya giderler… Mimarlık üretiminin yorucu ve tam zamanlı temposu göz önüne alındığında, İspanya'da inşa etmeye yönelik zorluklarla karşılaşılıyor mu? Sizin ofisinizin nasıl bir zaman planlaması var?

İspanyolların geç yemek yedikleri, siesta yaptıkları doğru… Bununla birlikte İspanyollar az da uyuyorlar. Geç kalktıkları doğru değil, çok erken kalkıyorlar. Sabah saat 8'de şehrin dolduğunu, insanların koşturmaya başladığını, okulların açılığını görürsünüz. Ama çok geç bir öğlen yemeği yersiniz. Bu güneye özgü çok eski bir alışkanlık ama ben bunu seviyorum. Rahat olmayı ama bir yandan çalışmaya devam etmeyi benimsedim. Çok uzun günleriniz oluyor. Şehrin de günü uzuyor. Örneğin Viyana'ya gittiğimde saat akşam 6'da her yerin kapandığını görüyorum. Çok korkunç! Belki çok düzenli toplumlar ama 6'dan sonra ne yapıyorlar? (gülüyor) Biraz düzensiz olup daha fazla yaşamak ve eğlenmek çok daha güzel!
Bu Haberi Sosyal Medyada Paylaşın
Yorumlar
Henüz yorum yapılmamış.
Bu İçeriğe Yorum Yazın
Ad Soyad
E-posta
Yorum
Kalan karakter :

YEM | Facebook YEM | Twitter YEM | Linkedin