"Unique City"

04 Kasım 2009
 


Sergi içeriğinden bahsedebilir miyiz biraz? Sergi, hangi temalar üzerine kuruldu?

Öncelikle tıpkı insanlar ve toplumlar gibi şehirlerin de farklı açılardan anlatılabileceğini söylemek gerek. Bizim altını çizmeye değer gördüğümüz yanı, akademik literatürdeki en bilinen sıfatı olan "Unique City" idi.

"Unique City", hiç bir yere benzemediğine vurgu yapar. Biz bu sergide Londra'yı "biricik" yapan faktörlere vurgu yaptık; serginin 3 temasını da bu özellikler oluşturdu.

Birinci tema "Mülkiyet" idi. İngilizce hariç bütün dillerde toprak mülkiyetine, "gayrimenkul", yani "taşınmaz" deniyor. İngilizler ise toprak mülkiyetine gerçek mülk, ya da mülkün esası diye karşılanabilecek "reel estate" diyorlar. Çünkü toprak mülkiyetinin dünyanın hiç bir yerinde olmayan bir statüsü var İngiltere'de: toprak bölünemiyor, satılamıyor, başkasına devredilemiyor. En az dörtyüz yıldır böyle bu. Bir toprak sahibi öldükten sonra toprak olduğu gibi, bölünmeden bütün aile adına en büyük erkek çocuğa kalıyor. Başka yerlerde toprak mirasçılar arasında bölünerek küçük birimlere ayrılıyor. Ve sonunda bugün parsel olarak adlandırdığımız küçük birimleri bir araya getiren bir desene dönüşüyor.

İngiltere'de bölünemediği için 18. yüzyıldan itibaren kentsel gelişmenin zemini olacak iri "devolopment" alanlarına dönüşüyor. Evlerin 33, 66, 99 yıllığına kiralanabiliyor olmasının nedeni de, evi satın alıp toprağı satın alamamanız. Bu son derece ilginç bir yerleşme ve yapılaşma deseni meydana getiriyor ve kentin formunu belirleyen en önemli unsurlardan biri oluyor...

Serginin ikinci teması, "Kurumlar". Britanya'da çok erken bir kurum kültürünün olduğunu görüyoruz. Hem etkin ticaret ağları aracılığıyla erkenden emperyal bir yapıya kavuştuğu için, hem de sanayi kapitalizmini ilk tetikleyen coğrafya olduğu için, modern siyaset ve piyasa kurumlarının mucidi olmuş bir yer burası. Daha sonra 19. yüzyılda kapitalizmin gelişmesi sırasında zaaf göstermiş grupları takviye etmek için oluşturulmuş "sosyal siyaset kurumları" var. Çünkü modern anlamdaki ilk yoksulluk biçimleri kitlesel olarak burada ortaya çıkıyor ve bunlara karşı tedbir alacak kurumlar da orada yapılandırılıyor. Tabi bu durum sadece Londra'ya değil tüm Britanya'ya has olmasına rağmen, Londra hem başkent olduğu için hem de o zamanların en büyük liman şehri olduğu için bu üç tür kurumun varlığı şehirde büyük bir anonimliğe yol açıyor. Büyük toprak mülkiyeti aracılığıyla meydana gelen anonimliğin üzerine bir de kurumsallıkların anonimlik katmanı biniyor.

Üçüncü tema: "Altyapı"…

Altyapısız modern şehir olmaz, fakat Londra'da ilginç olan şey, kompleks altyapı sistemlerini erkenden ve tek elden çıkmış bir planlama iradesi olmaksızın birbirine entegre edilmiş şekilde gerçekleştirmiş olması.

Demir yolu ağı, metro ağı, su kanalları, daha inşaatlar yapılırken müteahhitlerce gerçekleştirilen caddelerin altındaki altyapı kanalları ve tabii ki uzun süre dünyanın en çetrefil ve büyük mal kavşağı olan limanı, bu entegre örüntünün parçaları.

Dördüncü tema ilk üç temadan daha bağımsız gibi görünüyor…

Dördüncü tema ise hem mülkiyet yapısının, hem de piyasa ve sosyal siyaset kurumlarının zamana ve kuşaklara karşı dayanıklı, ağdalı yapısı içinde, dominant şahsiyetlerin nasıl şekillendiğine mercek tutuyor. Hem popüler, hem de Modernist İngiliz edebiyatında karşımıza çıkan o çok kendine has Londralı şahsiyetleri de göz önünde bulundurarak, kentin üretimine şu veya bu şekilde damga vurmuş karakterlere ayırdık son bölümü de...

 


İhsan Bilgin ile...
Arzu Uludağ ile…
Bu Haberi Sosyal Medyada Paylaşın
Yorumlar
Henüz yorum yapılmamış.
Bu İçeriğe Yorum Yazın
Ad Soyad
E-posta
Yorum
Kalan karakter :

YEM | Facebook YEM | Twitter YEM | Linkedin