Santralistanbul ve Yenilenme : Peki Ya Sonra?

03 Nisan 2008
 

Santralistanbul, kentin kültür-sanat hayatında hiç gecikmeden "Ben de varım!" dedi... Bu üzerine çok konuşulan, belki ekonomik değil ama tasarımsal spekülasyonlara malzeme olan projeye ilişkin, arkasındaki mimarlardan Prof.Dr.İhsan Bilgin ile ‘Santral'in oluşumu, temelleri, hedefleri üzerine konuştuk. Bilgin, kentsel dönüşümün kent ve kentli için limitlerini değerlendirirken, bir sonraki adımın ilişki ve sonuçlarını irdeliyor.

Santralistanbul'u projelendirirken nelere önem verdiniz? Temel kriterleriniz nelerdi?

İlk olarak şu an bulunduğumuz alana geldik ve iki anlamda buradan çok etkilendik. Birincisi, buradaki yapılarda rastladığımız çift katmanlı heterojenlikti. Bu heterojenliğin ilk katmanını birbirinden farklı işlevler taşıyan binaların, endüstri yapıları, konaklama/lojman ve idari yapılar, bir aradalığı oluşturuyordu. Diğerini ise, santralde beş kere gerçekleşen büyütmenin yapılarımda yarattığı dönemsel ayrımlarında bulduk. Bu bizim için çok sahici ve cazipti, çünkü bir dönem mimarisinin doğal reflekslerini çok sade bir şekilde yansıtıyordu.



İkinci olarak da ‘park' olarak nitelendirmekte ısrar ettiğim doğasından çok etkilendik. Ve bu zaman içinde oluşmuş karşıtlıklar inanılmaz bir tansiyon oluşturuyordu. Buraya geldiğinizde kendinizi bir ‘suburbia'da, bir Amerikan alt-kentinde gibi hissediyordunuz. Ne var ki iki adım ötede fabrika binalarıyla karşılaştığınızda sesi gelmese bile bir gürültü karşılıyordu sizi. Dolayısıyla, dokunsak bozacakmışız gibi gelse ve çok zorlasa da, yirmi küsur seneden beri kullanılmamış, harabeye dönmüş bu yerde köklü bir işlev değişikliğine gittik. Kendi içine kapalı ve işi çok tanımlı bir yeri biz tam tersine çevirerek herkese açtık ve üretim veya tüketimine katılımın beklendiği bir kültür noktası yaratmaya çalıştık.

Bu kadar sert bir dönüşüm için gerekli olan mimari müdahale hakkında tanımladığımız ilk problem, buraya özgü o aurayı, ikililiğin yarattığı büyüyü bozmamaktı. Bu aslında imkansız bir şeydi, çünkü mutlaka kaybeder, mutlaka değişir.

Peki sözünü ettiğiniz o çok-yüzlülük, projenin çeşitli noktalarının öğretim kadronuzda bulunan farklı mimarlar tarafından ele alınmasının da bir sebebi miydi?


Aslında o yüzden değildi ama o anlama da geldi. Elimizdeki çok büyük ve çok sorunlu bir işti. Restorasyon sorunu, zemin ve eklenti bina yapma sorunları birbirinden çok farklı şeyler. Bahsettiğimiz bürolar da elbette böyle bir işin altından tek başına kalkabilcek kapasitede bürolar. Ne var ki biz, ortak bir çalışma ile öğrencilerimizle yaratmaya uğraştığımız sinerjiyi birbiriyle konuşabilen, anlaşabilen veya anlaşamayan ama yine de işin üstünde kalan bu bürolar arasında yakalamak ve onu projeye toplu olarak
aktarmak istedik. Zaten bu proje aynı zamanda, Bilgi'nin ilk öğrencilerinin ilk dönem çalışma konusu oldu.


Bizde genellikle ‘kentsel dönüşüm'den anlanan, maalesef tek elden yapılan, bir mahallenin ve hatta kentsel ölçekteki bir nüfusun zaman zaman faşizan denilebilcek bir tutumla çehresini değiştirmeye yönelik çabalar ve hatta bunun olumlu olabileceği. Santralistanbul'un böyle bir amaç taşımadığı izlenimine kapıldık. Proje, sürekli taze tutulan bu kentsel dönüşüm tartışmaları içinde nasıl bir yer teşkil edecek?


Kesinlikle doğru ve biz kentsel dönüşümde halen bir odak olmak ve bir rol oynamak istiyoruz. Fakat şunun hemen altını çizmeliyim: Kentsel dönüşümün birbirinden çok ayrı işleyen iki türü var. Bizim gerçekleştirdiğimiz, işin içindeki ‘Bilgi Üniversitesi' öznesi sayesinde daha kolay olanı, çünkü projemizle, deminden beri bahsettiğimiz konulmuş hedeflere ulaştığımızda bunu işbirlikçilerimiz, yan kuruluşlarımızla birlikte tek odaklı halletmiş olacağız. Burada eninde sonunda, faşizan anlamda demiyorum ama, bir kurum var. Daha zor olanı Tarlabaşı, Fener-Balat gibi konut çevrelerinde böyle bir işi kotarmak –ki bu işte çok odaklı olan ikinci türü oluşturuyor- ve bizim altından kalkamayacağımız bir iş. Bu noktada merkezi ve yerel yönetimler için de çok hassas bir denge var; hem kolaylaştırıcı olarak işin içinde olması hem de yönetmesi, toparlaması gerekiyor. Çünkü burada korunması, gözetilmesi gereken küçük menfaatleri olan mülk sahipleri işin içine dahil olmaya başlıyor. Hele ki Teşvikiye, Nişantaşı, Şişli'nin dönüşümden değil, alt-orta sınıfın yaşadığı mahallelerden söz ediyorsak, parasal kaynak sorunlarıyla baş edilmesi gerekiyor.

 

Bu noktada öngördüğünüz, rant sağlama odaklı bir elitist çevre oluşturulması değil, öyle değil mi? Sonuçta Santralistanbul'un etrafında da yokun bir konut dokusu mevcut...


Biz ne yaparsak yapalım, çevremizde ne olup biteceğini bilemeyiz ancak dolaylı etkilerini tahmin edebiliriz. Spekülasyonun nasıl bir dinamikle gerçekleşeceğini, çevre sakinlerinin küçük küçük çıkarlar sağlayarak ama hep bir arada durarak, bunları çevreyi güzelleştirecek, iyileştirecek şekilde mi kullanacaklarını, yoksa yıkım-yeniden yapımlarla sert bir değişim mi geçireceğini belirleme gücüne sahip değiliz. Kültür ve rekreasyon anlamındaki katkılarımız tartışmasız olacaktır; kreatif değer kazandırmak, oluşan spekülasyonun yönetimi ise apayrı bir mesele. Ve bu noktada üstüne görev düşen il ve ilçe yönetimlerini maalesef çok yetersiz görüyorum. Başarısızlık ise iki türlü gerçekleşiyor. Ya söz konusu mahalleler birer çöküntü alanı olarak kalıyorlar, ya da değişim o denli hızlı oluyor ki, oranın halkı bu hıza yetişemiyor ve oranın tarihine, orada yaşayanlara haksızlık edilmiş oluyor. Dolayısıyla bir üniversite olarak, konut çevrelerindeki spekülasyon dinamiklerinde bilinç oluşturmak dışında aktif bir aktör olarak yer olmamız zor gözüküyor.

 

Ne var ki, çevremizdeki silüetin ani bir değişim geçirmemesi için elimizden geleni yapacağız. Bu ise daha ziyade işin insani tarafı olarak vuku bulabiliyor. Örneğin, her ne kadar tek işlevli ve dolayısıyla da çevresinden soyutlanmak mecburiyetinde kalınan Dolapdere ve Kuştepe'de bile bayramlarda muhtarlar ve mahallelilerle bayramlaşıyoruz. Dolapdere daha kozmopolit bir çevre olduğu için bunun izlerini görmek daha güç; fakat Kuştepe'nin müzisyen çingenelerini –ki onları biraz da biz meşhur ettik-  böyle özel günlerde kampüsümüze çağırıyoruz; orada çalınıyor, söyleniyor, ikramlar yapılıyor. Burada ise çok fonksiyonlu hatta bir işlev yüklenmese bile insanların gelip oturabileceği, dinlenebileceği bir ortamdan bahsediyoruz. Bu nedenle şundan eminiz: Hem Eyüp tarafından, hem Silahtarağa tarafından özellikle gençler buraya rağbet edecekler. Ve bu şu anlama geliyor: Biz ondan sonrasına karışmayacağız ve istediği ilişkiyi kişiler kendileri kuracaklar.

O halde sizden bu ayın ‘icon' dergisinde yer alan ve editörler tarafından kaleme alınmış manifesto niteliğinde bir ifadeyi yorumlamanızı isteyeceğim. "Lüks loftlara dönüşen metruk fabrikalar tükeniyor. Çok yakında tasarımcılar için yaşayacak yer kalmayacak. Yeniden canlandırma yeter! Yozlaştırmayı geliştirin!"


Bu tür sloganlar böyle bir projeyle üç yılını geçirmiş bizim gibi kimseler için çok küçük kalıyor. Haliç çevresinde süregelen yapı yenileme ve üretimi ise, ayırt etmeyi bilen gözler için yozlaşma olarak görülemez, çünkü bu çevredeki projelerin hiç biri spekülatif olarak oluşturulmadı. Kadir Has Üniversitesi'nin Eski Cibali Tütün Fabrikası'nı kamusal bir amaçla yenilemesi buna örnek gösterilebilir. Oranın üniversite oluşu, veya çevresinin duvarlarla örülü oluşu ona değer kaybettirmez, çünkü sonuç itibariyle bu fabrika, zamanında  yalnızca çalışanların girebildiği ve sonrasında mertuklaşmış bir yapıyken bugün, en azından, üniversiteliler tarafından kullanılan ve başka kimseler için gidilebilir, gezilebilir bir müze ve konferans işlevi barındıran bir yapıya dönüştü. Çevreyle ilişki kurmayı illa ki arka sokaklara ve sahile açılmak, herkesin girebildiği, istisnasız herkesin faydalanabildiği yapılar koymak olarak düşünemeyiz. Böylesine projeler de, hiç tereddütsüz çevrelerine artı değer kazandırmaktalar.

 

 













 

 

 

 


Haliç'in sahil şeridinde gerçekleşen diğer yenileme ve yeniden değerlendirme projelerine bakarsak –Koç Müzesi, Feshane, Miniatürk...- hiç birinin spekülatif değerler güdülenerek oluşturulmadığını görüyoruz. Aksine tüm Haliç'i dönen sahil şeridine hiç olmayan bir canlılık kattıkları söylenebilir.

Bu çok olumlu zincirleme hareketin bilinmeyen yüzünü ise, işte tüm bu projelerin hemen üstünde yer alan, silme konutların bulunduğu arka şerit oluşturuyor. Bu arka yüz değerlendirildiği vakit nasıl bir dönüşüm yaşanacak, henüz bunun pratiği yaşanmadı. Bugün bu değişime en yakın Fener- Balat gibi duruyor fakat elimizde sağlam nüveler yok. İşte bu bahsi geçen yozluk orada karşımıza çıkabilir ve bu ekonomik denetim yoksunluğundan türeyecektir. Burada yozlaşmayı çevrenin çok hızlı değişimi ve kötüleştirilerek tahrip edilmesi olarak yorumluyorum. Bunu aşmanın bir yolu, orada yaşayan kişilerin belli imkan ve krediler sağlanarak üretime ve yatırıma teşvikiyle olabilir. Böylelikle büyük sınıf atlamaları engellenebilir; çevre dokusunda yıkımlar ve radikal değişimler gerçekleşmez.

Böylelikle bahsettiklerinizin tümü, İstanbul'da süregelen ve adı geçen tüm projelerin de eklemlendiği o dönüşüm/yenileme furyasının bir sonraki adımını temsil ediyor olmalı...

Kesinlikle öyle. Aslına bakarsanız bundan 20 yıl kadar önce bugün bizlerin yaptığı gibi geniş ölçekli dönüşüm projelerine de uzaktı İstanbul. Öncüler ortaya çıkıyor ve bunlar yavaş yavaş deneyimleniyor. Ne var ki sözünü ettiğimiz iyi spekülasyon yönetimine Türkiye hiç tanıklık etmedi. Yozlaşma ile ilgili yorumlar bu konudaki bazı şeyleri işaret ediyorsa, yine dediğim gibi, kesinlikle tehlikeli bir noktada bulunuyoruz. Bu açıdan da karşımızdaki en güncel ve akıbeti endişe verici örnek kesinlikle Tarlabaşı.

Ama yine de altını çizmek isterim ki, bir kaç zengin insanın veya tasarımcının bir sanayii mahallesine yerleşmeleriyle yozlaşma olmaz. Bu tam tersine kenti besler, çünkü, olsa olsa kozmopolitizmdir ve tam da İstanbul'un olduğu şeydir.

 

Röportaj: E. Seda KAYİM


Gül Köksal ile Osmanlı'dan bugüne endüstriyel mirasın izleri
İstanbul'dan yeniden kullanım örnekleri
Doğan Tekeli'den endüstri yapılarının mimarisi
Bu Haberi Sosyal Medyada Paylaşın
Yorumlar
Henüz yorum yapılmamış.
Bu İçeriğe Yorum Yazın
Ad Soyad
E-posta
Yorum
Kalan karakter :

YEM | Facebook YEM | Twitter YEM | Linkedin