Kürşat Bumin: Dediğim gibi, bu, şehirin politik ve felsefi okuması, ya da siyaset felsefesi açısından okunması.

02 Kasım 2007
 

Kitapta sizin de vurguladığınız gibi, kent, üzerine çok da fazla söz söylenen bir alan değil. Sizi 'kent' üzerine düşünmeye iten ne oldu?

Ben, ne bir şehirci ne de mimarım; bir felsefeciyim. 1980'e kadar uzunca bir dönem Fransa'daydım. 1968 Paris'inin, ki Türkiye'deki bundan çok farklıydı, asıl esprisi dogmatizmin büyük ölçüde yıkılması, sağ olsun sol olsun otoriter anlayışların eleştirisinin yapılmasıydı. Bu çerçevede, şöyle de bir yenilik getirdi. Siyasetin genel çizgilerinin konuşulduğu bir hareket değil, kurumları tek tek de inceleyen ve eleştiren bir düşünce, pratik oldu. Dolayısıyla bundan okul, ordu, bizdeki bütün haneler (hastane, dershane, talimhane) paylarına düşeni aldılar. Şehir de bu noktada incelenen önemli alanlardan biri oldu. Hatırlarsanız, bugün de güzel olan 'herşey politiktir' sloganı vardı. Ama elbette bundan 'politika herşeydir' anlamını da çıkarmamak gerek.

Sonuç olarak bütün otoritelere karşı olan bu politik, felsefik bakış açısı, elbette şehir için de geçerliydi. O zaman bu anlamda yaptığım okumalar çok hoşuma gitmişti. Türkiye'ye döndüğümde arkadaşım olan Murat Karayalçın, Kent Koop.un genel başkanıydı. Kent Koop.un ne kadar başarılı olduğu başka bir konu, ama farklı bir şehir arayışı vardı. Sonunda benden kentin demokrasiyle ilgisi üzerine bir çalışma istediler. Aslında ben şehir demek isterdim, ama Kent Koop. Yayınları olduğu için Kent ve Demokrasi başlıklı bir çalışma çıktı. Ben zevkle yazdım.

Kentin şehirden koptuğu nokta nedir sizin için?

Kent, sonradan çıkan bir şey. Sonradan yaşanan hücumu da kent diye adlandırmak daha güzel, o şehir değil. Bu anlamda İstanbul bir şehir mi derseniz, belki biraz zorluyorum ama bir kent işte.

Kitap için nasıl bir okuma yaptınız, bulduğunuz kaynaklar sizi nasıl yönlendirdi?

Dediğim gibi, bu, şehirin politik ve felsefi okuması, ya da siyaset felsefesi açısından okunması. Benim görebildiğim kadarıyla o zamanlar Türkiye'de şehre, sınırları çizilmiş disiplinlerle bakılıyordu. Oysa ben çok daha serbest, geniş bir çerçeveden yaklaştım ve okuduklarımdan yola çıkarak da böyle bir deneme yazdım. Farkettim ki, şehir benim yapmak istediğim çerçevede pek ele alınmamış. Çok az metin bulabildim. İşte Ahmet Haşim'den ve Yahya Kemal'den bazı metinler, Ahmet Hamdi''den 'Beş Şehir' gibi. Bunun bir eksiklik olduğunu vurguladığımı da hatırlıyorum. Çünkü şehir, birçok disiplinin ilgilenmesi gereken bir konu, bir alan. Yani sadece şehircilere, mimarlara ya da yerel yönetimlere bırakılacak bir alan değil.

Kitabın görsel malzemelerini İhsan Bilgin toparlamış. İhsan Bilgin ile nasıl bir araya geldiniz?

Kitap vesilesiyle tanıştık. Konuşurken, böyle bir işbirliği önerdi. Benim yazdıklarım da hoşuna gitti. Kullandığımız görselleri buldu. İhsan Bilgin, alanında çok yetkin bir isim.

Peki o yıllardaki 'kent' algılaması nasıldı? Sizin düşündüğünüz gibi bir alternatif arayışından bahsetmek mümkün müydü?

'Farklı bir kent mümkün mü?' diye bir arayış başlamıştı. Bu arayış, sadece sosyal demokratlarla da sınırlı değildi üstelik. Şehirlilerin söz sahibi olduğu bir şehir ve dolayısıyla o meşhur 'katılım' sözcüğü hayatımıza girdi. Katılım, hoş bir kavram. Fakat Türkiye'nin böyle güzel kavramları alıp kendine benzetmek gibi bir marifeti / bahtsızlığı da var. Bugün kimsenin de ağzına aldığı yok. Çok konuşuldu, pekçok toplantı yapıldı, ama sonuçta bir şey çıkmadı. Katılım için öncelikle hukuki altyapının oluşturulması gerekiyordu ve bunun için de desantralize, adem-i merkeziyetçi bir idare yapısı gerekliydi. Oysa Türkiye bunun tam tersiydi, çok merkeziyetçi bir idare yapısı vardı.

Ama zamanla şehir üzerine yayınlar çoğaldı. Şehirler tarihlerini yazdılar, şehir üzerine düşünenler toparlandı. Her şehrin kitabının, oranın yönetiminin ya da oraya ait bir vakfın önayak olmasıyla yazılmasını isterim, ama bunların da ne kadar olması gerektikleri gibi olduklarında da kuşkum var. Ben, ortaöğrenimde Tokat'ta okudum. O zamanlar okulda şehir tarihleri de okutulurdu ve bizim de Tokat tarihini okuduğumuz bir dersimiz vardı. Mutlaka doğru bilgiler de vardı orada, ama eksikti. Tokat, Ermeni nüfusun yoğun olarak yaşadığı kentlerden birisiydi. O kitapta elbette doğru bilgiler de vardı, ama örneğin şu binanın yerinde zamanında bir kilise olduğu, şurada başka bir kilise olduğu, kabristanlarının nerede olduğu yoktu. Çok baskın bir tarih anlayışı var Türkiye'de. Oysa Türkiye'nin şehir tarihinin yazılabilmesi için, bir kere başta Ermeni meselesi gibi konulara bakışın düzelmesi lazım ki örneğin doğru bir Tokat tarihi yazılabilsin.

68 Paris'inin anti otoriter ve eleştirel tavrından bahsettiniz. Ancak kitabı yazdığınız tarih de 1980 askeri darbesinin hemen ertesi ve 'baskı'nın kurumsallaştığı yıllar.

Anti otoriter 68 rüzgarı Türkiye'ye çok sonra geldi. Türkiye'de 1980 öncesinde aşırı bir politizasyon vardı. Bu, politik hayatın tek yaşam biçimi olarak kabul edildiği ve sadece iktidarın düşünüldüğü bir dönem. Muhalif olsalar bile, aslında otoriter bir anlayış içinde yüzen hareketler bunlar. 12 Eylül büyük bir şok. Hapishaneler dolup iktidarı ele geçirmeyi hedefleyen o aşırı politizasyon ortadan kalkınca, kamusal alandan özel hayata bir dönüş oldu. Ama uçlar arasında, aşırı politizasyondan özel hayatın aşırı bir şekilde yüceltilmesine bir yolculuk bu. Ortası yok. Bunun en ilginç örneklerinden birisi de Playboy Dergisi'nin bizde de yayınlanması. Bir devrim olarak nitelendirilmişti. Cinselliği Playboy ile keşfetmek çok gerici bir şey tabi. Bu çok da acınası bir durum, çünkü Türkiye Doğu'lu bir ülke. Doğu'ya cinsellik öğretmek herhalde hiçbir Batı'lının haddine düşmez, öyle değil mi? Bütün bunlar tabi ki toplumun ne kadar bastırıldığını gösterdi. Devletten kaynaklanan bu otoriter anlayış toplumu da o kadar sarmış ki, sonuçta ortaya facia birşey çıkmış. Yeni doğan bir toplum gibi sanki; ne kadar yazık değil mi? Bana sorarsanız, Türkiye, kaybettiği yıllarına ilişkin olarak yetişkinliğini henüz yakalamış değil.

Askeri darbe bir deprem. Totaliter bir idare ve dolayısıyla bir savrulma. Ama buna panzehir olarak sunulan da bahsettiğimiz özel hayat savrulması. Kötü bir şey diye söylemiyorum, bir yerden başlanılması gerekiyordu. Mesela futbol, okumuş yazmış insanlar arasında 1980 sonrasında konuşulmaya başlandı. Önceden kimse futbol konuşmazdı. 1980 öncesi insanının takım tutması, bir takımın fanatiği olması mümkün değildi. Ama şimdi tam tersi oldu, siyaset yazarları bile arada bir futbol üzerine yazıyor.

"Kenti karakterize eden çizgiler her şeyden önce politiktir" diyorsunuz. Türkiye için bu çizgileri netleştirmek gerekirse, nasıl bir resim çıkıyor karşınıza?

Aslında araştırdığında güzel şeyler çıkıyor. Örneğin, Suraıya Faroqhı'nin Osmanlı Kentleri. İmparatorluk tamamen başka, üzerinde çok yazılıp çizilecek bir konu. Düşünsenize, 1.5 milyona yakın Rum mubadele ile Yunanistan'a gitmiş. Onun öncesinde 1, 1.5, 700, 800 hangisini kabul ederseniz, Ermeni tehcir edilmiş. Ama zaten ülkenin nüfusu 12 -13 milyon civarında. Şimdi bu tarih, insan üzerine düşünmeden şehirler üzerine düşünmek mümkün değil. Yani şehirlileri düşünmeden, şehirliler hakkında sahici konuşmadan, şehirler üzerine konuşamazsınız. Tokat tarihi dolayısıyla anlattığım gibi. İzmir de öyle. Bir süre de İzmir'de yaşamıştım. Örneğin, niye hiçbir öğretmen 'gavur İzmir' dendiğini anlatmıyor? Savaştan önceki nüfus yapısını düşünün. Orada bir Türk Mahallesi var, bir Türk şehrinde bir mahalleye neden 'Türk Mahallesi' denilsin ki?

Evde ilgimi çeken bir albüm vardır. Tek parti döneminde, Lütfi Kırdar'ın İstanbul Valisi olduğu zaman. 'Güzel İstanbul' isimli bir albüm. İnsanı gülümseten bir albümdür, eskiyi ve yenisini aynı anda görme olanağı sunar size. Dönemin iktidarının kafasında nasıl bir şehir olduğunu gösterir. Sonrasında gelen Demokrat Parti, o da Türkiye'nin tutarsız sayfalarından birisi. Diyelim ki öncekiler modernistti, örneğin Gezi Parkı Paris'in parklarından birisinin minyatürüydü. Ama Demokratik Parti, muhafazakar bir parti, onların yapmış olduğu tahribata ne demeli? Yahya Kemal'in 'kör kazma' yazısını çok severim, o zaman bir de belediye meclisi üyesi kendisi.

Barbaros, Vatan Caddelerinin açılması, bir muhafazakar iktidarın şehrin böylesine altını üstüne getirmesi... Oysa bir iktidar muhafazakar ise hayalinde daha muhafazakar bir şehir olmalı, öbürü modernist ise yaklaşımı da öyle olmalı. Biz de, onlar da karışmış. İşte İstanbul, büyük ölçüde kaybetmiş özelliğini. Bizde herkeste kalkınmacı, yıkıp yeniden yapmacı bir anlayış var. Bu kötü, çünkü sadece şehirde kalmıyor ve öbür alanlara da bulaşıyor. Şehir, bunun görünen yüzü. Kitapta da bahsediyorum, bir üstgeçide Mehmed Akif'in ismini vermişler ve bunu yapan da muhafazakar bir belediye. 'Mehmed Akif'i çok seviyorum' diyor ve ismini de bir üst geçide veriyor. Utanç verici bir şey bu. Mehmed Akif görseydi, bir şiir de ona yazardı herhalde. Bir yerde Yahya Kemal Mahallesi diye bir mahalle görürseniz, bilin ki Yahya Kemal'in adımını atmayacağı bir yerdir orası.

 

Temmuzda erken genel seçimler yapıldı. Siyasi partilerin kent ve demokrasiye yaklaşımını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Siyasi partilerin şehre karşı ne kadar ilgisiz oldukları bu son seçimde ortaya çıktı. Hiçbir parti, ağzına olası İstanbul depremini almadı. Hiç kimse bundan bahsetmedi. Akıllı bir memleket olsa, İstanbul'da seçimler deprem politikaları üzerinden şekillenirdi. Öte taraftan seçmenin de böyle bir talebi yoktu. Çok şaşırdım ben.  

Bir kenti nasıl gezersiniz?

Pek gezmem. Hatta Paris'te oturduğumuz zaman karım şikayet ederdi. Yüzlerce kahve arasından hep aynı kahveye giderdim. Hep bildiğim yere giderim. Burada da pekçok toplantıya çağırıyorlar, büyük bir kısmına gitmiyorum. Kitapta da var, hangi kente gidersen git hep aynı kente gidiyormuşsun gibi. Aralarında bir fark yok.


Röportajlar
Bu Haberi Sosyal Medyada Paylaşın
Yorumlar
Henüz yorum yapılmamış.
Bu İçeriğe Yorum Yazın
Ad Soyad
E-posta
Yorum
Kalan karakter :

YEM | Facebook YEM | Twitter YEM | Linkedin