Kentsel yoksulluğun metropoldeki izleri

01 Nisan 2009
 

Bu süreç nasıl gelişti?

Söyle bir süreç yaşandı: Yeni sektörlerin yaratacağı işler hakkında aşırı beklentiye girildi. Hizmet sektörünün içinde parlayan ve aşırı profesyonelleşmiş halkla ilişkiler, reklamcılık, danışmanlık gibi işlere kenetlenmiş bir istihdam alanı çizildi. Dolayısıyla bir taraftan bir dönemin daha refah  çalışan sınıfı, olanaklarını kaybederken, diğer taraftan bu yeni yüksek gelirli kesim iş olanağına kavuşmuş oldu. Fakat hizmet sektörü bütün beklentileri karşılamadı ve bu yeni iş olanakları ile işsizlik rakamları gerilemedi. Ayrıca hizmet sektörü bir taraftan iyi koşullarda işler yaratırken, diğer taraftan tabanda geniş bir kesimi marjinal, geçici ve kötü koşullardaki işlere mahkum etti.  Bu süreç elbette çok çelişkili bir biçimde gelişti ve insanların hayat koşulları gittikçe kötüleşti. Bunun izlerini de en çok metropollerde görüyoruz. Büyük metropoller kent politikalarını, nüfusu denetleme yönünde belirlese de nüfusu hiçbir zaman kontrol edemedi. Zaten mekan eşitsiz geliştikçe, metropollerdeki nüfus küresel nitelik kazanmaya başladı. Tahrip olmuş, savaş görmüş, ekonomik koşulları kötü olan coğrafyalardaki insanlar, yeni bir hayat kurma umuduyla geldikleri metropollerdeki –insan kaçakçılığı olaylarının her geçen gün daha da arttığına şahit oluyoruz- bu işlere talip oluyorlar. Çünkü en aza razılar.

Çalışma hayatındaki bu yeni durum kentin yaşama alanlarını belirginleştirmeye başladı. Bir yandan kentin dışındaki bu küresel emeğin yoğunlaştığı nüfus kentin hizmet olanaklarının da dışında kalırken, diğer yandan da nüfusun yoğunlaşması ile mekan tahribatının oluşması. Sonra da bu alanlar "suç merkezi" olarak damgalanıyor. Buralar yaşamın sertleştiği, şiddetin yaşamın içine daha fazla girdiği, hayatta kalmak için şiddete başvurmanın içkin olduğu yerler olabilir. Ama  buraların suç merkezi olduğuna dair düşüncelerin çok ezbere olduğunu, yapılan araştırmalar gösteriyor. Araştırmalara göre suçun mekansal kökeni hiç de iddia edildiği gibi değil. Bu söylem varlığını bir tür damgalama ve klişeleştirme üzerinden sürdürüyor ve eşitsizliği meşrulaştırmaya dönük politikaların dayanağı haline gelmiş oluyor. Yani karşılıklı olarak bir birini doğuran iki süreç söz konusu.

 


Besime Şen ile...
Asuman Türkün ile...
Murat Cemal Yalçıntan ile...
Erbatur Çavuşoğlu'nun kaleminden...
Bu Haberi Sosyal Medyada Paylaşın
Yorumlar
Henüz yorum yapılmamış.
Bu İçeriğe Yorum Yazın
Ad Soyad
E-posta
Yorum
Kalan karakter :

YEM | Facebook YEM | Twitter YEM | Linkedin