"İşlerimin hem tasarım hem duygu boyutu var"

07 Nisan 2011
 

Önceki bir söyleşinizde, tasarımın üretime geçirilmesi sırasında yaşanan değişiklikleri, sürprizleri de sevdiğinizi belirtiyorsunuz.

Evet, bazen ortaya bambaşka sonuçlar çıkabiliyor. İlle de şunu yapacağım demiyorum. İşin keyifli tarafı da bu. Önemli olan derdimi anlatmak, bunu nasıl anlattığım değil…

Ama bunun yanında renk takıntım da var. Genelde siyah, beyaz ve ana renkleri kullanmayı seviyorum. Benim işlerimde kahveyi, beji pek göremezsiniz. Geometrik formları tercih ediyorum. Köşeli ve grafik ağrılıklı işler yapıyorum. Fakat soyut çalıştığım için, bazen anlatmak istediğim hikayeleri aktarmakta zorlanıyorum. O noktada da devreye fotoğraf giriyor. Durumu ifade eden kareler çekiyorum. Sonra bunları bilgisayarda basit müdahalelerle işime uygun hale getirip transfer ediyorum. Vücut diline karşı bir hassasiyetim olduğundan genelde insan figürleri kullanıyorum.

Bu figürler de kendi içinde bir hareketlilik barındırdığından ortaya daha farklı bir anlam çıkıyor...

Evet, örneğin şu anda "sıkışmış insan" figürünü çok kullanıyorum. Daha önceki birkaç işimde ise dansçılarla çalışmıştım. İşlerimin hem tasarım hem de duygu boyutu var. Şunu da belirtmekten çekinmiyorum; benim için izleyicinin bir işe bakması değişik nedenlerle olabilir: İrite olur, rahatsız olur, bakar. Ona bir şey çağrıştırmıştır, bakar. Ya da sadece güzel olduğu, estetik olarak beğendiği için bakar. Yani farklı nedenler aynı sonuca götürebiliyor.

İşlerimde her zaman estetik kaygım oldu. İşime bakan kişinin, işi güzel bulduğu için ona yaklaşmasından rahatsızlık duymuyorum ve bunu bir araç olarak kullanıyorum. Baktırmak ilk aşama. Ondan sonra, beğenebilir, içinde kendiyle ilgili bir şey bulabilir ya da sadece kanepesinin rengine uyduğu için beğenebilir. Bu konuda onu tamamen özgür bırakıyorum.

Sanatçı egosu açısından düşündüğümde, önemli olan, yapmak istediklerimi yapabilmem. Ben istediğimi yapayım, müşteri isterse kanepesine uygun olduğu için ya da fotoğraftaki kişi ona birini hatırlattığı için işi alsın.

İşlerinize isim vermemenizi de izleyiciyi özgür bırakmanız ile ilişkilendirebilir miyiz?

Bazı işlere isim vermek ihtiyacını hissedebilirim ya da ona sadece "4/126" diyebilirim. Bazen isim ya da yazı işin bir parçası olabilir ve o zaman gereklidir. Kişisel bir sergimde otuza yakın işim vardı ama isim koymak istemedim. Çünkü işlerime her bakan başka bir şey söylüyor. Hatta ben bile aynı işe farklı zamanlarda baktığımda farklı bir şey görebiliyorum. Soyut çalışmalar olduğu için farklı çağrışımlar yapabiliyor. Bu da kişinin o anki ruh haliyle çok alakalı.

İsim konusunda bir ara, oyun yazarı arkadaşım Kerem Kurdoğlu'ndan yardım istedim. İşlerimi sunarken desteğe ihtiyacım olduğunu söyledim. Üç saat boyunca atölyede kaldı ve bütün işleri karşısına aldı ve her bir iş için 4 ayrı isim üretti.

Önerdiği isimler sizde nasıl bir his uyandırmıştı?

Dili çok kuvvetli olduğu için ortaya inanılmaz güzel isimler çıkmıştı ve bunları görünce ağlamaya başladım. Demek ki işlerimi nasıl ifade edeceğim bende öyle büyük bir stres yaratmış ki… Tabi ki birçoğu tamamen yabancı geldi. Bazılarında ise "ben de tam böyle düşünmüştüm" dedim.

Biraz ağlaştıktan sonra serginin ismini ne koyacağımızı düşünmeye başladık. Kerem yine önüme dört tane şık koydu. Ben de bundan esinlenip, "Serginin ismini buldum, ‘e) Hiçbiri' olacak" dedim. Böylece sergiyi tamamlayan bir metin ve uygulama ortaya çıkmış oldu.

Ama şu anda daha çok hikayelerimi anlatmak gibi bir derdim var. İşlerime fotoğraf eklememin sebebi de bu. Grafik düzenlemelerimden tabi ki vazgeçmeyeceğim. Fotoğraf, hikayemi anlatabilmemde aracı olacak. Çünkü asıl sıkıntım anlatamamak, sonrası beni pek ilgilendirmiyor.


Alev Gözonar ile...
Bu Haberi Sosyal Medyada Paylaşın
Yorumlar
Henüz yorum yapılmamış.
Bu İçeriğe Yorum Yazın
Ad Soyad
E-posta
Yorum
Kalan karakter :

YEM | Facebook YEM | Twitter YEM | Linkedin