"Her sergiyi sanal olarak birebir kuruyoruz"

07 Ağustos 2015
 


"Come in any time for fresh idea or fresh coffee"


Pattu, fikrin oluşturulması dışında metinlere varıncaya dek içeriğe katkıda bulunarak daha bütüncül bir ürün ortaya çıkardığı için de tercih ediliyordur diye düşünüyorum.

IÜ: Yenikapı sergisinin metin yazımı bize aitti. Bir ziyaretçi "metinler çok iyiydi, ilk defa İstanbul'un tarihi zihnimde oturdu" demiş. İlk defa bir sergiden böyle bir geri bildirim aldık. İşin görülmez, fark edilmez sandığınız kısımları bazen enteresan bir şekilde yakalanabiliyor. Bu da hoşumuza gidiyor tabi. 

Nazlı'nın Defteri sergisinin de etrafta çok konuşulduğunu, çok merak uyandırdığını biliyorum.

CK: Orada Edhem Bey'in düşünceleri ve kurgusu çok önemliydi. Tek bir defterden sergi çıkarmak hem onun için zorlu bir görevdi, hem de bizim için.

IÜ: O süreçte tam bir dedektif gibi çalıştı.



Yenikapı sergisi için oturup o zamana kadar yazılmış belli başlı tüm makaleleri inceleyip, belgeselleri izledim demiştiniz. Sergilenecek her objeyi de inceliyor musunuz?

CK: Yenikapı o kadar ekstrem bir örnek ki, orada sergilenecek objelere bile müze yönetimiyle birlikte karar verdik. O sırada izlediğim bir belgeselde İstanbul Üniversitesi Veterinerlik Fakültesi'nde bir duvar dolusu hayvan iskeleti olduğunu gördüm. Hemen Zeynep Hanım'a danıştım. Bunların Yenikapı'dan çıkan hayvan iskeletleri olduğunu söyledi. Hayvan iskeleti arkeolojik bir şey olmadığı için İstanbul Üniversitesi'nde muhafaza ediliyordu. Aslında hem görsel olarak çok etkililer, hem de o dönemki ticareti, kargo taşımacılığını anlatıyorlar. O zaman mallar atlarla taşınıyor, o yüzden yaklaşık 500 tane at iskeleti çıkmış. Filler, yunuslar var. Bunlar da hipodromdaki gösteriler için başka ülkelerden getirilen hayvanların iskeletleri. O iskeletleri koymak hem görsel olarak güçlü bir etki yaratacaktı, hem de ticareti anlatmak açısından güzel bir karardı.



IÜ: 8000 yıllık neolitik ayak izi de serginin önemli bir parçasıydı.

CK: Onun da fotoğraflarını görüp sergiye dahil etmek istedik. Hemen konservasyonu yapılıp sergilenecek eser listesine eklendi. Bu noktada müzenin gelen fikirlere açık olması çok güzeldi. Böyle bir ortam olunca eser seçimine kadar birlikte karar verdiğimiz oluyor.

IÜ: Ama her sergide mutlaka sergileyeceğimiz tüm eserleri çiziyor ve modelliyoruz. Camera Ottomana'da tüm fotoğrafları birer birer çizip, vitrine yerleştirip dijital ortamda gördük. Bizans'ta Şifa Sanatı sergisinde de sürprize yer bırakmamak için Cem her şeyi modelledi. Ona rağmen yine de çok sayıda sürpriz yaşayabiliyorsunuz. Bir şey düşündüğünüz gibi durmayabiliyor. O yüzden önce sanal olarak sergiyi birebir kuruyoruz.

CK: Çünkü kurulum çok kısa sürede gerçekleşiyor. Bir hafta, en iyi ihtimalle iki hafta içerisinde sergi kuruluyor. Bu buraya sığmadı gibi bir durumun oluşmasına izin vermeye imkanımız yok, her şeyin önceden hesaplanmış olması gerekiyor.

Teknolojiden bahsetmişken, Camera Ottomana'daki projeksiyon da çok etkileyiciydi. Onlar da sizin tasarımınız mı?

CK: Evet, fikir bize ait. Ortada orijinal bir malzeme var ama o albüme dokunamıyor, açıp kapatamıyorsunuz. Tablet koyduğunuzda ziyaretçi ayrıntılı bir şekilde bakabilir ama belki de orada oturup vakit geçirmek istemeyecek. O nedenle sergiyi yine katmanlar halinde tasarladık: objenin kendisi, projeksiyonla yansıtılan ve belirli bir kurguya göre dönen fotoğraflar ve tabletten erişilebilen tüm albüm. O zaman üç ziyaretçiye aynı anda hitap edebiliyorsunuz. Bir de bu sergide gördükleriniz ilk fotoğraflar, dagerreotipler de var. Bir yandan cadı işi gibi görülüyor, öbür yandan herkes fotoğraf çektirmek istiyor. İnsanları şaşırtıyor, heyecanlandırıyor. Uçuşan fotoğraflarla o heyecanı yeniden yakalamak istedik. Bu da projeksiyonla mümkün oldu. Sergi salonuna girdiğinizde, bugünden de olsa camın ortasında uçan imajlar bir heyecan yaratıyor.



IÜ: Bu aynı zamanda iyi bir sergileme yöntemi oldu çünkü tıpkıbasım çok hoşumuza gitmiyor. Fotoğrafları röprodüksiyon olarak koysak aynı hissi vermeyecekti. Hem de bu sayede çok daha fazla fotoğraf sergileyebildik.

CK: Ölçeği küçük tutup fotoğrafı kendi boyutundan büyük sergilememek gerçeklik hissini vermemizi sağladı. Duvarlar kurmak yerine mekanı daha açık bir şekilde tasarlamaya çalıştık. Vitrinler de fotoğraflar gibi havada uçuşuyor.

İşverenin kamu ya da özel sektör olması süreci nasıl etkiliyor?

CK: Henüz Kültür Bakanlığından ihale ile proje almadık, dolayısıya kamuyla doğrudan ilişkimiz olmadı. Genelde bir sponsor oluyor. Bazen bu sponsor bizi bir şekilde sürece dahil ediyor ama genelde ilişkiler müze üzerinden kuruluyor.

IÜ: Arkeoloji Müzeleri özelinde konuşacak olursak oradaki şansımız, Zeynep Kızıltan'ın olması. Çok açık fikirli bir yönetici. Her zaman bir şeylerin daha iyi olması için uğraşıyor ve genç bir ekip olarak yaptığımız işleri destekliyor.


Pattu'nun 125 yıllık çalışma mekanı; Mizrahi Apartmanı

Araştırma meraklısı mimarlar bulmuşken, ofisinizin yer aldığı bölge ve bina hakkında da bilgi alabilir miyiz?

IÜ: Burada olmak, her şeyin merkezinde yer alıyor olmak açısından önemli. Müzelerle çalıştığımızdan Galata bizim için çok pratik. Bir toplantıya beş dakikada yürüyerek gidip gelebiliyoruz. Ofisimizin bulunduğu bina ise 125 senelik...

CK: Barnatan Han isminde bir bina. İtalyan Yahudisi bir aileye aitmiş. Bu sokaktaki üç bina tek bir yapı aslında, sonradan üç apartmana bölünmüş. Barnatan, Galata'nın en varlıklı ailelerinden biriymiş. Osmanlı arşivlerinde çok fazla bilgiye ulaşamadım, Kamondolar gibi bir sürü malzeme çıkmadı. Şu anda ise Mizrahi Apartmanı olarak geçiyor. Mizrahi de İran Yahudilerinden. Elektrik faturası halen (muhtemelen artık hayatta olmayan) Yuda Mizrahi adına geliyor. Maalesef şimdilerde bütün bu çevre otel olmaya başladı. Bizim binada da 3-4 daire otelin apartları şeklinde kullanılmaya başlandı. Bu bloğun en başını yine bir otel satın aldı. 2006-2007 yıllarında Tımarcı sokağa ilk geldiğimizde çocuk sesleriyle, pencereden aşağıya sarkıp komşusuyla konuşanlarla burası gerçek bir mahalleydi. Karşımızda bir kukla atölyesi ve demirci vardı. Üretim yapanlar ve aileler bir aradaydı. Zamanla bu daireler teker teker satıldı. Beş yıl sonra hepsi otele dönüşmüş olacak.

IÜ: Herhalde İstanbul'da değişmeyen tek yer Boğaz.

CK: Orası bile değişiyor. Değişmesinde bir sakınca yok, beni rahatsız eden her yerin Sultanahmetleşmesi...

IÜ: Müzik dükkanları da kapanmaya başladı. Yerine kuyumcu açıldı, kuyumcu kapandı sabuncu oldu, sabuncu kapandı kıyafetçi oldu. Bunların hepsi 1-2 ay içerisinde oldu. Galipdede'den aşağıya inerken kuruyemişçi "Hello turist" diye bağırıyor. Burası öyle bir yer değil diyemiyorsunuz maalesef.



Cem Kozar ve Işıl Ünal ile Mimarlık, Araştırma ve Tasarım Üzerine...
Pattu'da Staj
Bu Haberi Sosyal Medyada Paylaşın
Yorumlar
Henüz yorum yapılmamış.
Bu İçeriğe Yorum Yazın
Ad Soyad
E-posta
Yorum
Kalan karakter :

YEM | Facebook YEM | Twitter YEM | Linkedin