“Floransa’da yapıların renk düzenlerini görmek bile insanın zihnini açıyor”

06 Nisan 2010
 



Ayakkabı tasarımına veya daha doğrusu ayakkabıya ilgi duymaya nasıl başladın?

Küçüklüğümden beri vardı aslında… Yeni bir ayakkabı alındığında hep baş ucuma koyardım, onunla uyurdum, sabah onunla uyanırdım. Hatta hediye gelen ve ayağıma olmayan ayakkabılar benim için büyük hayal kırıklığıydı. Bir şekilde güzel ayakkabı giymeyi de hep istemiştim. Kolaylıkla da bulamazdım! Oysa ki her yerde, her dükkanda farklı farklı modeller vardı. Ama bana bir şekilde olmuyordu, hitap etmiyordu.

Herhalde "uymamak"tan kastın fiziksel bir şey değil, zevke hitap etmesi.

Evet, tamamen zevke hitap etmesi… Bana her şey çok süslü geliyordu. Mies van der Rohe'nin de bir lafı var ya "Less is more"… Bunu o zamanlardan elbette bilmiyordum ama sonradan fark ettim ki süsün yerine daha basit, sade, her şeye daha kolay uyum sağlayabilen tasarımlar ilgimi çekiyor. Yani neden ki? Bu kadar zorlamaya ne gerek var? Daha basit yapılsın her şey ama güzel olsun. İşte bu düşünceler ile ayakkabı yapılabileceğine ve insanların da bunu beğeneceğine kanaat getirdim.



Endüstri ürünleri tasarımı okumaya başlamandan itibaren aklında olan bir şey miydi? Yoksa mezuniyetin sonrasında mı ayakkabı üzerine bir kariyer kafanda şekillendi?

Birinci sınıftan itibaren ayakkabı yapmayı istedim. Bölüme girdiğimde Önder Küçükerman'ın "Endüstri Ürünleri Tasarımına Giriş" isimli bir kitabını edinmiştim. Orada küçük ayakkabı tasarımları vardı. "Ayakkabı da bizim sektörmüş!" dedim. Ama okulda elbette ayakkabı tasarımı ya da takı tasarımı diye uzlaşılmıyordu. Bu nedenle de herkes kendini dilediği alanda geliştirmek durumundaydı. Ben de stajlarımı hep ayakkabı, ökçe üzerine yaptım. O arada İtalyanca kursuna da başlamıştım. Sonra atlayıp Floransa'ya gittim.

Nerelerde staj yaptın?

Bir ökçe firmasında bir de Hotiç'te… Zaten sonra da Hotiç'te çalıştım.

Sen bu firmalara "Ben bu işi öğrenmek istiyorum" dediğinde nasıl bir tepki ile karşılaştın?

Bir şekilde şanslı olduğumu düşünüyorum çünkü her şey çok kolay ve çabuk ilerledi. Başıma ayakkabı ile ilgili olarak hep güzel şeyler geldi. Belki gerçekten istemekle ilgili, belki de inandığım için. Ama karşıma hiçbir zorluk çıkmadı.



Ve Floransa'ya gittin…

Evet, Rönesans'ın doğduğu şehre! Orada da mimari ile, sanat eserleri ile bir aradaydım. O renk düzenlerini görmek bile hakikaten insanın zihnini açıyor. El yapımı ayakkabı kursuna gittim Floransa'da. Benim dışımdaki herkes de Japon'du! Çok güzel bir deneyimdi. Döndükten sonra bir ay kadar evde portfolyo hazırlamaya giriştim ve sonra da iş başvurularına giriştim. Başvurduğum gün de Hotiç'e alındım. Sanırım –güzel bir portfolyo idi ama- gerçekten bu işi yapmak istediğimi anladıkları an, kaçırmak istemediler.

Hotiç'te üç sene çalışmışsın. O deneyimi anlatabilir misin?

Orada gerçekten hiçbir koşulda ya da okulda öğrenemeyeceğim her şeyi öğrendim. Ayakkabının kalıbından alt yapısına kadar her şeyi gördüm. Belki tasarım anlamında çok ufuk açıcı değildi. Daha çok "ayakkabı nasıl yapılır, nasıl üretilir"i gördüm.


Nr. 39'dan İpek Yılmaz
CicciCocco Shoes'dan Bilge Köprülü
United Nude'dan Rem D. Koolhaas
Ve Manolo Blahnik...
Boş Zamanlarında Ayakkabı Tasarımına El Atan Diğer Mimarlar...
Bu Haberi Sosyal Medyada Paylaşın
Yorumlar
Henüz yorum yapılmamış.
Bu İçeriğe Yorum Yazın
Ad Soyad
E-posta
Yorum
Kalan karakter :

YEM | Facebook YEM | Twitter YEM | Linkedin