Mimarizm
Mimarizm
Etkinlikler
OcakŞubatMartNisan
MayısHaziranTemmuzAğustos
EylülEkimKasımAralık
Yarışmalar
OcakŞubatMartNisan
MayısHaziranTemmuzAğustos
EylülEkimKasımAralık
Mimarizm

Doğru Örnekler

03 Nisan 2008

Yaklaşım açısından da uygulama açısından da doğru diyebileceğiniz yeniden işlevlendirme örnekleri neler İstanbul'da?

Aslında bu kadar çok örnek arasında doğru bir örnek deyince insan uzun uzun düşünüyor maalesef. Endüstri mirasına yaklaşımı, o yapıyı ve yapının bulunduğu alanı anlama, durumu doğru değerlendirme, taviz verilebilecek unsurlarla, asla taviz verilmeyecek unsurları doğru tespit etme, süreci doğru planlama, planlama aşamasından uygulama aşamasına kadar yapılanları kamuyla paylaşma, paydaşları işin içine dahil etme ve uygulama bittikten sonra da uygulama sürecini aktarma açısından İstanbul özelinde kısmen de olsa bitmiş ve kullanılan tek örnek Darphane-i Amire. Bir takım mülkiyet sorunları olduğu için tam anlamıyla kullanılamıyor ama, kullanım amacına hizmet eden çok sağlıklı bir yaklaşım mevcut. Fakat, Darphane'deki yaklaşım öncelikle alanı dokusuyla ve sanayinin iziyle birlikte var etmeye yönelik. Müdahale restorasyon ve yeniden işlevlendirme olmak üzere iki ayrı durumun bilinciyle yapılmış.

Bunun dışında sayacağım uygulama örneklerinin hepsi tartışmalı bence. Yarım kalmış Kuzguncuk Gazhanesi, dönüşüm projesi kapsamında ele alınan Üsküdar Elektrik Fabrikası. Silahtarağa'da da hâlâ devam eden çalışmalar var. Kadir Has Üniversitesi'ne dönüştürülen Cibali Tütün Fabrikası'nın da kendi içinde problemlerinin olduğunu düşünüyorum. Lengerhane ile Şirket-i Hayriye'nin birleştirilip dönüştürülmesiyle oluşan İstanbul Rahmi Koç Sanayi Müzesi ve geçmişe dair izlerin neredeyse hiç kalmadığı Tophane-i Amire. Bunların hepsi tamamlanmış yeniden kullanım örnekleri ve hepsi de çok ciddi olarak tartışılmalı.


Darphane'den bir görünüş

Fotoğraf: Gül Köksal

Bildiğim kadarı ile, Terkos Su Pompa İstasyonu ve Cendere Su Pompa istasyonu gibi henüz projeleri veya uygulamaları süren çalışmalar var. Umarım onlar, müelliflerinin yaklaşımı çerçevesinde minimum sorunla tamamlanır.

Bir de Bomonti Bira Fabrikası, Likör Kanyak Fabrikası, Beykoz Deri Kundura Fabrikası, Kasımpaşa Un Fabrikası, Yedikule Gazhanesi'nin yeniden kullanım üzere ele alındığına dair duyumlarımız var. Ne tuhaftır ki, bu tür ciddi kentsel girişimlere dair bilgilerimiz sadece duyumlarla sınırlı, kapalı kapılar ardında, bu kentin bir yaşayanı ve üstelik bu konuyu düşünen kişiler olarak sürece sadece seyirci olmanıza izin veriliyor.

Öte yandan yarım kalan Hasanpaşa Gazhanesi, halkın sahiplenmesi ve sivil toplum örgütlenmesi adına güzel bir örnek. Oradaki sivil inisiyatifin takibi sonucu avan proje hazırlandı, koruma kurulundan geçti; halk, meslek odası, üniversite ve belediye karşılıklı etkileşim ve paylaşım ile sağlıklı bir biçimde ilerledi. Güzel bir çalışmaydı ama iş, daha baştan tanımlanması gereken alan yönetimi ve bütçe konularına gelince tıkandı. O proje hayata geçebilseydi kent ve hatta Türkiye'deki diğer tesisler için iyi bir örnek teşkil ederdi.


Santralistanbul'un da Kadir Has Üniversitesi'nin de kendi içinde sorunlu olduğunu söylediniz. Bu sorunlar uygulamadan mı, yoksa bakış açısından mı kaynaklanan sorunlar?

Her ikisi de. Zaten sağlıklı bir bakış açısı tarifleyemezseniz, sağlıklı bir uygulama yapmanız da mümkün olamaz. Silahtarağa Elektrik Santrali'ndeki dönüşüm süreci, eski yapıların restorasyonu ve yeniden kullanımı, ek yapılar/yeniden yapımlar ve çevre düzenlemesi olarak özetlenebilir. Bana göre buradaki en önemli sorun eski yapıların restorasyon uygulamalarıyla ilgili. Ek yapı ve yeniden yapım zaten başka tasarım karşılaşmaları. Ek yapıların yoğunluğu ayrıca tartışılabilir. Yeniden yapıma bir mimar olarak bakışım aslında çok da benzer. Artık burada bir başka "üretim" varken, rekonstrüksiyonu da o şekilde ele alınmalı. Çevre düzenlemesine gelince, yeşilin bu denli seyreltilmesi ve tesisin üretime dair alandaki izlerinin dikkate alınmaması bence uygun değil. Bu, alanın bir endüstri arkeolojisi siti olarak neden korunduğu sorusuna verilen yanıtı sorgulatan bir tutum bu. Ayrıca özellikle son dönemde ekonomik desteğin büyük oranda azalmasıyla birlikte, uygulama niteliğinin de gitgide düşmesi, buna karşılık işlerin durdurulamaması ve uygulamanın baştan doğru planlanmamış olması da sorun.


Silahtarağa Elektrik Santrali

Fotoğraf: Gül Köksal

Ama çok daha ciddi bir konu olan restorasyon sorunlarına gelirsek, basit bir örnek vereyim, örneğin kazanların/boruların etrafının asbest ile sarılı olduğu biliniyorken, kazanlar ve borular üzerinde çalışmadan önce asbeste karşı nasıl bir önlem alınacağı, nasıl kaldırılacağı, nasıl taşınıp, nereye nakledileceği ki bu tüm dünyada ciddi bir sorundur, düşünülmelidir. Bu durum önceden değerlendirilip, planlanmalıdır. Ya da makine ve kazan dairelerinde yapılan çok ciddi güçlendirme, sadece statikle uğraşan kişilerin değil, tasarımcının sorunudur. Estetik kaygı açısından söylemiyorum, yeni taşıyıcılar, yapının en önemli özelliği olan çelik konstrüksiyona artık kaldırılamayacak şekilde monte ediliyor ve üstelik çeliğin korozyunu giderilmeyip, devam etmesine izin verilerek, bu kabul edilemez.

Elinizde imalata bile girebileceğiniz özgün çizimler varken yapının inşa sürecini dikkate almamak, belgeleri sadece restitüsyon malzemesi veya duvara asılacak nostalji ögesi olarak görmek de sağlıklı değil. Bugün Seyfi Arkan'ın binasına deprem yönetmeliğine bağlı zemin etüdleri nedeniyle girilemiyor. Oysa daha 1910'lu yıllara buradaki etüdleri ile zemin mekaniği bilim dalının kurucusu Karl Terzaghi buna çözüm bulabilmiş ve bugüne ulaşan yapıların inşasını sağlamıştı. 21. yüzyılda ise, bilim çözüm bulamadı!

 

Tesisin sosyal yapılarının bir parçası olan evli, bekar işçi konutlarının en azından bir tanesininözgün halinin deneyimlenmesine olanak tanınmaması da büyük kayıp.


Silahtarağa'ya, Hasanpaşa'da olduğu gibi halk sahip çıkmadı. Başka biri/bir kurum geldi oraya, başka bir kültür yaratmaya çalıştı ve hatta yarattı. İstenildiği kadar kapılar açık olsun. Santralistanbul'a, orada yaşayan halkın geleceğini hayal etmek bana çok inandırıcı gelmiyor. Zira kapıları açık bırakmakla çevrenin dikkate alındığını düşünmüyorum. "Bu durum bizim için çok önemli değil" dense daha kabul edilebilir olurdu.

Santralin girişinde boncukçudan tutun da köfteciye kadar bir dizi dükkan vardı. Bunların hepsi kaldırıldı. Yurtdışında konusunda önemli bir isim, o dükkanların zaten çok niteliksiz olduğunu söyleyerek, kaldırılmalarının doğruluğunu savunabilir. Evet, onun için kötü yapılardır ama bize yerel bir unsur ve oradaki yaşamın bir ürünü olarak bir şey anlatıyordur, bir doku tarifliyordur. Onlar bizim sanayileşme sürecimizin bir parçasıdır. Onlar bizimdir. O dükkanlara "yabancı" gözüyle bakarsanız, orası gözünüze otopark için çok da iyi bir alan olarak da gözükebilir. Tasarımcı kendine şunu sormalı, korumak için illa tescil mi gerekli? Neyi, neden korumalı?

Silahtarağa bir çelik konstrüksiyon iken, Cibali Tütün Fabrikası kagir yapım. Santral'deki yapılaşma makine odaklı, Cibali'de ise, insan odaklı bir yapım. Burada koruma kuramı temelde ayn ama, yapıya yaklaşımda ona özel farklılaşmalar giriyor devreye. İki konu var, ilki restorasyon, yani yapının varlığını sürdürmesi için üretilen proje, diğeri de yapının yeniden kullanımı için üretilen proje. Aslında tartışılması gereken şey de, bu iki projenin yapıdaki önemi. Ne hangi oranda ön plana çıkacak? Yapının kendisi ile yeni eklerin ilişkisi nedir? Yeni işlev gereği yapılacak olan eklerin eskiden nasıl farklılaşacağı ya da yeninin eskilerle nasıl yakınlaşacağı? Cibali bu noktada önemli bir problem alanı. Bu iki örnek gösteriyor ki, belki de restorasyon kavramlarının bu örnekler üzerinden yeniden tartışılması gerekli. Tasarımla uğraşan mimar da, korumacı mimar da, kalıpların ötesinde yanyana gelerek şunları tartışmaya açmalı, restorasyonun bir tasarım sorunu olduğunu, koruma kuramının tasarım kuramı ile ilişkisini, uzmanlıkların, özellikle de restorasyon uzmanlıklarının nasıl bir anlam ve değer ifade ettiği?

 

Yoksa eskinin yanına yeniye yaharken, ya eskisinin aynısını kopya edeceğiz ya da tamamen farklı bir şey yapacağız. Bunların dışında başka şeyler de düşünülebiliroysa!

Hayat sadece siyah ve beyaz renklerinden, ya da evet/hayırlardan oluşmuyor ki.


Gül Köksal ile Osmanlı'dan bugüne endüstriyel mirasın izleri
İstanbul'dan yeniden kullanım örnekleri
Doğan Tekeli'den endüstri yapılarının mimarisi
Bu Haberi Sosyal Medyada Paylaşın
Yorumlar
Henüz yorum yapılmamış.
Bu İçeriğe Yorum Yazın
Ad Soyad
E-posta
Yorum
Kalan karakter :

Bölüm Sponsorları