Bir toplantı performansı olarak mimarlık

06 Mart 2008
 

 

Mesut T: İsterseniz okuldan sonra kısa bir soluklanmanın ardından hemen büro kurmanızla başlayalım. Çok cesur bir adım.

 

Kerem E: Cahil cesareti.

 

Hasan Ç: Şimdi böyle bahsediyoruz ya, büro sanılacak o zaman kurduğumuz şey.

 

Kerem E: Birkaç da deneyimli mimar aldık (kahkahalar)

 

Hasan Ç: Büro falan kurmuşluğumuz yok. O zaman ikimiz de ufak çocuklardık. Okul döneminde zaten büro deneyimimiz olmuştu. Bilgisayar falan yoktu, gidip bir yerlerde rapido sallıyordunuz. Başka sektörlerde de çalışmıştık, yani iş hayatının içindeydik. Atılgan bir ruhumuz vardı zaten.

 

Filiz Y: Ticari zeka?

 

Hasan Ç: Atılgandık ama ticari zeka, maalesef. Onu oturtmaya çalışıyoruz.

 

Kerem E: Çalışma derken, mesela ben dil bildiğimiz için turist rehberliği yapardım. Hiçbir şey yapmasam, havaalanına transfere giderdim, turistleri karşılardım.

 

Hasan Ç: Ben de tatil köylerinde yelken hocalığı yapardım. Kerem, okul sonrası master'e başlamıştı; ben de okulu bitirmiştim. Abimin reklam ajansı gibi bir yeri vardı. Onun alt katında bir köşeye sıkıştım, dolap vs yapıyordum. Okuldan da biraz atölye tecrübem vardı ve dolayısıyla anlıyordum da o işlerden.

 

Kerem E: Benim de birkaç büro deneyimim olmuştu. Çalıştığım o dönemde, pek içime sinen bir proje olmasa da sıfırdan bir inşaata başlayıp bitirdim. Mimari anlamda bir şaheser değil belki, ama bir yapının nasıl yapıldığını görmüş oldum. Zaten babam inşaat mühendisi olduğu için inşaat süreçlerini bilirdim. Master tezim için hazırladığım proje ile Ulusal Mimarlık Sergisi kapsamında verilen 'Grafik Sunuş Başarı Ödülü'nü aldım. "Biz bu işi kendimiz de yaparız" diye cesaretlendik. Ali Semi Yen'in oralarda 25 metrekarelik küçük bir ofis tuttuk. İşte Hasan marangozluk yapıyordu, ben de sanat galerilerine falan dekor işleri üzerine çalışıyordum.

 

Hasan Ç: Ben de daha önce bir restorasyon inşaatında çalışmıştım. Sonrasında da okuldan iki arkadaşımla kozmetik firmalarına plexiglas, ahşap stantlar yaptık. Kerem de okuldan tanıdığımız ve sevdiğimiz bir arkadaşımızdı, bu işi beraber yapalım dedik.

 

Mesut: Nasıldı ilk ofisiniz?

 

Hasan Ç: Duvarları boyadık, iki masayı karşılıklı birleştirdik, evden lambaları getirdik. Telefon zaten bağlıydı. Kerem'in önceden bir faks yatırımı vardı. Ben de kitapları falan getirdim. Böylece yalan, sahte büromuz hazır oldu.

 

Filiz: Bu sahte büro, peki sizin için gerçek büro nedir?

 

Hasan Ç: Şu anki gerçek, ama arada 15 yıl var. 15 yıl önce büromuz var derken o ‘büro'nun nasıl bir şey olduğunu anlatmak gerek ki insanların kafasında başka bir şey canlanmasın. Biz öyle bir maceraya girdik ve itekleye itekleye bir beş yıl sonra falan sistem yoluna girdi. Bizim yaptığımız, herkese tavsiye edebileceğim bir yol değil. O zamanki konjonktür, mimarların durumu farklıydı. Zaten çok az kişi tarafından tatminkar bir şekilde bugünki anlamda profesyonel bir hizmet verilebiliyordu. İş talebi daha azdı. Ülke, mimarlıkla ilgili konulara daha yeni yeni uyanıyordu. O zaman bir köşe tutmamız bizim açımızdan faydalı olmuş olabilir. Ama hizmetlerin ne kadar profesyonelleştiğini ve bilginin nasıl hızla paylaşıma girdiğini düşünürsek, ben şu an aynı cesareti gösteremem. O zaman Yapı Dergisi'nin dışında mimarlık yayını bile yoktu. Ben böyle anlatınca sanki Seyfi Arıkan ile yapılmış bir röportaj gibi oluyor, ama çok kısa zamanda pekçok şey çok hızlı değişti.

 

Mesut: İlk büronuzu açtığınızda kafanızda bir büro imgesi var mıydı?

 

Hasan Ç: Bazı büroları görmüştük. O zaman da havalı bürolar vardı. Bir arkadaşımı görmek için Tuncer Çavdar'ın bürosuna uğramıştım. Birçok insan, masalarda bilgisayarlar... Nedret Hanımların bürosu her zaman için bir şaheserdir zaten. Birleşmiş Mimarlar'da 7 kişi falan çalışıyordu. Jean Nouvel'in bürosunu gördük Avrupa'da, o zaman 115 kişi çalışıyordu ki Türkiye'de o kadar insan herhalde Yapı Kredi'nin Genel Müdürlüğü'nde çalışıyordu.

 

Mesut: Bir büro için çalışan sayısı ne kadar önemli, bir alt sınırdan bahsetmek mümkün mü? Bir yeri büro olarak kabul etmek için kaç kişi çalışmalı?

 

Hasan Ç:  Hiç ilgisi yok, bir kişi bile olabilir. Büronun yaptığı işler, duruşu ve saygınlığı daha önemli.

 

 

Mesut: Peki bürodan aslında ne anlamalıyız? Büro için neler belirleyicidir?

 

Hasan Ç: Bence büro, bu sektörde hizmet üreten bir kurum. Bu kurum hizmet verirken ne kadar profesyonel ve bu hizmeti uluslararası standartlarda nereye kadar verebiliyor, verdiği bu hizmeti geliştirmek ve artırmak yolunda adım atıyor mu, bir hedefi ve stratejisi var mı? Bu varsa ona bir büro diyebiliriz; bir kişi de olabilir, 100 kişi de. 100 kişi çalıştırıp da iyi bir büro da olmayabilir. Bir büronun kütüphanesine, mesleki bilgi birikimine vs yaptığı yatırım kadar, markasına ve müşteri ilişkilerine yaptığı yatırımlar da önemli. Sektörün her alanında ticari kredisinin yanısıra kişisel kredisini de ne kadar arttırdığı önemli.

 

Kerem E: Süreklilik önemli. Bence o büronun ticari anlamda kendi ayaklarının üzerinde durabiliyor olması gerek. İş yapmıyorsa ve kira geliriyle ayakta duruyorsa örneğin, o büronun bir anlamı yok. Eğer orası profesyonel bir yerse, o kişinin oradan geçimini sağlıyor olabilmesi önemli bir kriter. Büronun çalışıp bir şeyler üretiyor olması gerek. Bunu kaç kişiyle yapacağınız ise ayrı bir konu. Ama kimi işleri yapabilmeniz için de belli kapasiteleri sağlamanız gerekiyor.

 

Hasan Ç: İnsan sayısı kadar birlikte çalıştığınız arkadaşlarınızın profesyonel bilgi birikimi ve kariyerlerindeki durumu da önemli. 20 yeni mezun çalıştırmak da çok şahane bir şey değil, mükemmel bir başarı hikayesi sayılmaz. Çünkü o iş aksar. Ama eğer üçer beşer kişilik gruplar oluşturup, hepsi mesleki birikim ve becerileri ile sorumluluk alabilecek arkadaşları biraraya toplayıp onları koordine edebiliyorsanız, bu bir büronun düzgün bir sisteme girdiğine dair bir işarettir. Türkiye'de de bu anlamda epey büro oluşmaya başladı. Umarız daha fazla da artar.

 

Mesut: Buraya gelinceye kadar kaç mekan değiştirdiniz?

 

Kerem E: Bu dördüncü yerimiz.

 

Mesut: Büronun mekansal özellikleri işleri ne kadar etkiliyor?

 

Kerem E: Önceki bürolarımızda da kendimize ait yerlerimiz vardı, ama hepimiz aynı kattaydık. Kapılarımız sürekli açıktı ve biri telefonla konuşurken bir başkası müdahale edebiliyordu. Burada mekansal anlamda bir değişiklik oldu, işlevleri katlar arasında dağıttık. Bunun artı yönleri de var, eksi yönleri de. Bizim, aşağıda da masamız var,  ama zaman zaman daha iyi konsantre olabilmek için odanızın olması iyi olabiliyor.

 

Hasan Ç: Çünkü telefonla çok işimiz oluyor, yüzlerce telefon konuşması yapmamız gerekiyor. E-mailler geçiyoruz, raporlar hazırlıyoruz. Bütün o yöneticilik işlerini buradan hallederek kimsenin dikkatini de dağıtmamış oluyoruz.

 

Kerem E: Yine de birbirimizden kopuk değiliz. Hele geçen yıl bir dönem, ben aşağıda çok oturdum. Herkes masasına bağlı kalacak diye bir iddiamız yok. Herkes, teknolojik olanaklar izin verdiği ölçüde mobil olabilsin istiyoruz. Bunun için wireless internet bağlantımız var örneğin ve diz üstü bilgisayar almayı önerdik. Ama yine de herkes kendi masasında olmayı tercih ediyor gibi görünüyor.

Ofis ortamının getirdiği kendine has bir disiplin olduğuna inanıyorum. Kendi adıma, evimi ofis gibi kullanmak istemem. Kıyafetlerini değiştirmek, başka bir yere geçmek bana önemliymiş gibi geliyor. Başka bir motivasyonu var. Ama ofis yaşamının da bir esnekliği olmalı, çünkü burada daha çok zaman geçiriyoruz. 

 

Mesut: Amerika'da mimarlık anlamında bir girişiminiz oldu mu?

 

Kerem E: Hayır. Amerika'ya, orada master yapabilir miyim düşüncesiyle gitmiştim, ancak burs alamadım. Orada kalmamın değip değmeyeceğinden de emin değildim. Ama elbette mimarlık okullarını ve bazı mimarlık bürolarını gördüm.

 

Mesut: Büroyu kurduktan sonra "Keşke biraz daha bir yerlerde çalışsaydık" diye düşündüğünüz oldu mu?

 

Hasan Ç: Ama çalışmıştık zaten, ben 2.5 yıl çalışmışım.

 

Kerem E: Ben ikinci sınıfta gittiğim şantiye stajımda bir ay yapmam gereken işi üç ay yaptığımı hatırlıyorum. Merakla, zevkle giderdim. Ama öğrenmenin sonu yok tabii. Ben, hiç bilgi eksikliği sıkıntısı yaşadığımı düşünmüyorum. Geçen yıl bir okul binası yaptık ve orada ilk kez döşemelerde Yapı Merkezi'nin prefabrik sistemlerini kullandık. Bunu geliştiriyorsunuz. Aslında her seferinde baştan öğreniyorsunuz. Bu ‘oyunun kuralları nedir ve bundan ne çıkarabilirim'i kurgulamalınız ile ilgili bir şey.

 

Mesut: Bu soruyu biraz da ilk yapınızda karşılaştığınız sorunlara istinaden yöneltmiştim.

 

Kerem E: Oradaki durum, biraz da genç oluşumuz nedeniyle duruşumuzun yeterince kuvvetli olamamasıyla ilgiliydi. O işi yapan müteahhitler de bizim yaşlarımızdaydı ve onlar da çok tecrübeli sayılmazlardı. Çok da kaçırılmış bir şey olduğunu düşünmüyorum.

 

Hasan Ç: Tecrübe dediğimiz şey de bu. Şimdi işin nereye doğru kaydığını görüp ona yönelik tedbirler alabiliriz.

 

Kerem E: Örneğin şu an aynı ekiple aynı işi yapsak, oradaki usta ve kalfa beni daha fazla dinler, çünkü karşısında adam gibi bir adam olacak. Burada yaşın getirdiği bir avantaj ya da dezavantaj var sanırım.

 

Mesut: O zaman büroyu tamamlanmış, son halini almış bir form olarak görmektense bir sürece yayılan ve kendini üreten bir yapı olarak görmek daha doğru değil mi?

 

Hasan Ç: Elbette, bu her yerde böyle. Bunu dönerek büyüyen bir yapı olarak düşünebiliriz. Elbette bundan kopmalar olacak, ama önemli olan ana kütlenin dönmeye devam etmesi.

 

Mesut: Yaşanan teknolojik gelişmelere paralel olarak iletişimin yaygınlaşması, bilginin kolayca dağıtıma sokulabilmesi büroyu nasıl etkiliyor?

 

Hasan Ç: Dünyayı nasıl etkiliyorsa bizi de öyle etkiliyor. Artık herkes birbirinin ne yaptığından haberdar. Bunun iyi tarafları da var, kötü tarafları da. Artık bir şey saklamanız mümkün değil. Bir şey beceremiyorsanız, o da ortada.

 

Mesut: Erginoğlu & Çalışlar'da nasıl bir iş bölümü var?

 

Kerem E: Ana yapı olarak ‘senior'lar ve ‘junier'ler var, yani daha az tecrübeliler ve az tecrübeliler. Tasarımcılar, şantiyeciler ya da uygulama projeciler gibi ayrımlarımız yok. Herkese her şekilde sorumluluk verilir. Burada belirleyici olan tecrübe durumu. Bazen kendi aralarında takımlar oluştururlar. Ben ya da Hasan, illaki projenin başındayızdır, sorumluyuzdur.

 

Hasan Ç: Projenin her noktasına hakim olmak gerekiyor. ‘Üçüncü kattaki pano yeri' dedikleri zaman, o panonun nerede olduğunu biliriz.

 

Mesut: Bu anlamda tasarımlarınızın anonim tasarımlar olduğunu söyleyebilir miyiz?

 

Hasan Ç: Yüzde 100. Bazen birinin boş vakti oluyor, birşeyler karalıyor. Bunu Kerem yaptı, bunu Hasan yaptı diyebileceğiniz işlerimiz vardır, ararsak buluruz. Ama ne farkeder ki? O proje yapılana kadar 20 kere değişiyor. Bana kalırsa mimarlık, bir toplantı performansıdır. Yoksa masa başında kendi başınıza yaptığınız sanatsal bir aktivite değil. Bu, işverenle, imar durumlarıyla birlikte projeyi ne kadar elinizde tutup tutamadığınızla ilgili bir performans. Bu nedenle, projede çalışan arkadaşların belirli aşamalardan sonra belli katkıları var.

 

Mesut: Bir son ürün olan tasarıma gelene kadar belirleyici olan pekçok unsur var değil mi?

 

Hasan Ç: Mimarlık bu zaten, yoksa büyük fikirlerin üzerinde uğraşmak değil. Örneğin işvereni (pencereyi gösteriyor) şu iki camın arasına koyduğunuz gaz için ucuz olanı tercih etmeye ikna etmek. Binayı istediğiniz hale getirebilmek için yaptığınız her türlü manevra mimarlığın becerisi içinde. Çok kabiliyetli mimarlar biliyorum, ama yapıları yok. Yarışmayı kazanıyorsun, ama Türkiye'de mimarın her türlü isteğinin yerine getirildiği, sektörün ve işverenin emrine girdiği bir ortam yok ki. Bu memleketin şartları bu, bu şartların mimarlığı da bu. Gerçeklerden uzaklaşamayız; son ürün üzerinden değerlendirdiğimiz zaman durum bu. Diğerinde de, "Bu çocuğun çok iyi fikirleri var" deriz, ama kalır öyle. Benim de diz üstü bilgisayarımda tematik bakımdan güçlü, tutarlı, güzel binlerce proje var.

 

Mesut: Tasarımlarınızda sürekliliği olan bir dil oluşturmak yerine, her projenin kendi özgün koşullarından yola çıkarak bir dil kurduğunuzu söyleyebilir miyiz?

 

Hasan Ç: Ben, Türkiye için çok iddialı buluyorum bu dil yaratmak mevzusunu. Elimizden geldiği kadar her projenin bir dil olduğu kadar, kendi içinde bir karmaşaya meydan vermeden düzgün bir şekilde bitirilmesine de gayret ediyoruz. Ama korkarım, çekinirim "Erginoğlu & Çalışlar dili yaratmak" gibi laflar etmekten. Zaten doğru da bulmuyorum. Bu, başka bir hikaye.

 

Kerem E: Zor bir iş. Bunu yapmak iyi mi yoksa kötü mü, onu da bilmiyorum.

 

Hasan Ç: Hani bir tasarım metodolojin olur da, bunun dışında bir tasarım yapmayı kabul etmezsin. Bunlar, biraz kibirli davranışlar. Burada ‘kibir' sözcüğüne negatif bir anlam yüklemiyorum, yapabilenlere bravo. Ayrı bir duruştur, bir karakter ya da egodur. Ama bizim böyle bir tavrımız yok. Biz gelen konuyu, doğru bildiğimiz şekilde, o anki konjonktür içinde nasıl beceririz de bitmişini ortaya çıkarırız diye düşünüyoruz. Tasarım olarak daha iyisini yapabilecekken, karşılaşacağımız durumları göz önünde bulundurarak yapmadığımız, yarısından vazgeçtiğimiz oluyor. Bu belki eleştirilebilir, ama yüzde 20'sinde aleyhimize oluyorsa yüzde 80'inde lehimize sonuç veriyor. Bazen müşteriyi zorlamıyoruz, ama oysa bazı müşterileri zorlamak gerekiyor.

 

Mesut: Hani genelde tasarımdan taviz verilmek istenmez ya, siz daha uzlaşmacı bir yöntem benimsiyorsunuz.

 

Hasan Ç: Ya bu tasarım dediğimiz şey nedir? Nedir bu kadar büyütülen? Zaten mimarlığın temel bir takım ihtiyaçları var. Bunu yaparken de bonus olarak güzel bir bina, yapım sırasında kendinizi tatmin edecek bir metodoloji geliştirirsiniz; bu metodolojinin tutarlılığı ile bitmiş ürünün tutarlılığı arasında bir bütünlük olur ve bunu da birkaç meslektaşınızla paylaşırsınız. Uzlaşmayacaksınız da ne olacak? Adam orada milyon dolarlar yatırıyor, market 1500 metrekareden aşağı olmazsa çalışmaz diyor. "Hayır, bu benim tasarımıma uymuyor" mu diyeceksiniz? Döverler adamı.

 

Kerem E: Öyle parametreler var ki...

 

Hasan Ç: İmar Yönetmeliği'nde hangi ölçülerde konsol yapabileceğin tanımlanmış. "Hayır, ben sekiz metre konsol vereceğim" mi diyeceksin? Nereye yapıyorsun, yönetmeliği mi değiştireceksin? Odada yönetimi değiştiremiyorsun. Paşa paşa o tanımlanmış ölçülerde neler yapabileceğine bakıyorsun. Onu yaparken belki aklına birkaç hoş numara gelir, kendi kendine mutlu olursun. Yoksa kimse seni tasarımın için alkışlamıyor; herkes bina düzgün bitti mi, aktı mı koktu mu ona bakıyor.

 

Kerem E: Türkiye'de tasarım, toplam sürecin ancak yüzde 5'ine karşılık geliyor bence. Onun dışında uğraşmanız gereken çok fazla kalem var. Evet sonuçta o tasarımı gerçekleştirmek için bunlarla uğraşıyorsunuz, ama inanılmaz bir bürokrasi vs var. Bu diğer parametreler çok daha önemli bir hale geliyor.

 

Mesut: Siz nasıl bir metodoloji benimsiyorsunuz?

 

Hasan Ç: Aslında bizim yaklaşımımız tasarımın kriterlerini ortaya koymak. Bu kriterler de her projede farklı oluyor. Her kriterle de uygulayacağınız form değişiyor. Kriterler çok değişken. Müşterinin ruhsal durumu, arsanın topografyası, bütçe, zaman gibi pek çok girdi var.

 

Kerem E: İşveren diyor ki, bu eve iki ayda taşınmalıyım.

 

Hasan Ç: Çok güzel bir restorasyon işi geldi. Oraya yüz mimar getirin, yüzü de o çatının değişmesi gerektiğini bilir. Değişmesi gerektiğini biz de biliyoruz. Ama 1 Haziran'da taşınması elzem olan bir işverene, şubat ayında "Çatını açıp değiştiriyorum, içini de parke yapıyorum" dersen yalan söylemiş olursun. Onlar, oraya Ekim'de taşınır. Burada hangisinin önemli olduğunun kararını vermek gerek.


Büro Profili
Mimarın 5 Çayı
Projeleri
Ödüller
Yayınlar
Bu Haberi Sosyal Medyada Paylaşın
Yorumlar
Henüz yorum yapılmamış.
Bu İçeriğe Yorum Yazın
Ad Soyad
E-posta
Yorum
Kalan karakter :

YEM | Facebook YEM | Twitter YEM | Linkedin