Mimarizm
Mimarizm
Etkinlikler
OcakŞubatMartNisan
MayısHaziranTemmuzAğustos
EylülEkimKasımAralık
Yarışmalar
OcakŞubatMartNisan
MayısHaziranTemmuzAğustos
EylülEkimKasımAralık
Mimarizm

"Amerika’da mezun olduktan sonra mimar olamıyorsun"

23 Ocak 2020

NK: Uluslararası projeler derken neyi kastettiniz? Yarışma projeleri mi?

BP: Son 5 senede, bir keresinde davetli bir yarışmaya katılmıştım, kaybettik. Sakarya Belediyesi davetli bir yarışma yaptı, 4 tane mimar ofisi seçti, onu kazandık. Orada yapılacak bir proje vardı, matematiksel anlamda da en verimli ihtiyaçları ve estetik yaklaşımı sağladığımız için, projeyi bize vermek istediler. Bir yarışmaya daha katıldık, açık bir yarışmaydı, başarısız olduk. Benim için yarışma ciddi enerji gerektiren bir şey. Yarışmaya katılmaya karşı değilim fakat yarışma süreci bize göre olamıyor. Enerjimizi gerçekçi işverenlerle, gerçek kişilerle kullanmak istiyoruz. Çünkü yarışmada tersten gidiyor, siz şansınızı deniyorsunuz, belki 100-200 tane proje katılıyor, çok kısa zamanda değerlendirme oluyor, sonraki süreç bulanık. Dolayısıyla muhatap anlamında diyalog kurabileceğiniz bir karşı işveren yok. Bu bana haz vermeyen bir şey. Çünkü proje yaparken karşımda birileriyle konuşmak isterim. Tasarımı tek başıma değil, oradaki süreci, bize bir şey katabilecek, karşılıklı süreci beraber geliştirebileceğimiz kişilerle proje yapmak keyif veriyor. Belki yılda bir kere yarışma yaparız ama o da arkadaşlarla beraber kendi içimizde bir şeyler geliştirelim diye. Yarışma yapmak benim için bir odak noktası değil. 

Hedefimiz, hayali ürüne aktarabilmek oldu. Bir anlamda aslında tasarım ofisi olarak, dışarıyla da network kurarak, üreticilerle de Ar-Ge ve Ür-Ge şeklinde birtakım; metal, taş, cam ve ahşap gibi malzemeleri proje içerisinde geliştirmeye başladık. Çünkü hayalim stüdyo kültürü altında pratik yapabilmek. Yarışmada böyle bir fırsat olmuyor, daha çok dijital ortamda veya bir maketle bunu ifade ediyorsun. Büyük bir ofis olursun, finansmanın olur, bir ekibi sadece yarışmaya angaje edersin, karşılayabileceğin bir finansman vardır devamlı o projeye iş yaparsın eyvallah ama biz butik bir ekip olduğumuz için öyle bir imkanımız yok.

Bunun haricinde önümüze çıkan konular dahilinde, bazen Türkiye şartlarında kaba yapısı bitmiş, süreci başlamış, ruhsat alınmış sonradan tadilat projesiyle değişecek, belki de konut olarak yapılmış sonradan otel gibi farklı bir kullanıma dönecek işler olabiliyor. Örneğin bizim çok başlarda başladığımız 3-4 senedir üzerinde çalıştığımız bir proje vardı, bir türlü bitememişti. Ekonomik krizden de pazarlayamıyorlardı. Binayı mobilya ve tasarım merkezi yapacaklardı, geçen hafta öğrendim ki,  binayı satın alan yatırımcı üniversite yapacakmış. Bir anda değişebiliyor, hoşuma da gitti ticari bir şeydense yapının eğitim üzerine kullanılması. Aslında baktığınız zaman adapte olabilecek de bir yapı. Yatırım planlaması tersten gidebiliyor bizde. Batı’da önce fizibilite yapılır, raporlar hazırlanır vs. kapsam ve süreçler, işletim planları, bunların hepsi yapılır ondan sonra mimar seçilir. Mimarla başlarsın, mimarla süreci götürürsün. Ama bizde; betonarme dökeyim, başlayayım sonra yolda temeli atalım ondan sonra ne olacak, ne çıkarsa bahtımıza...

NK: Türkiye’deki inşai üretimin hızı ve yetersiz planlama nedeniyle karmaşıklığının sebeblerinden biri de bu konudaki regülasyonların eksikliği. Bu nedenle bu faaliyetleri genel olarak “günü kurtarma çabası” olarak niteleyebiliriz.  Hem mimari pratik hem de eğitim konularında Amerika ve Türkiye’ye dair bir karşılaştırma yaptınız, bu farklılıktan neler öğrenilebilir? Bu farklılıklara rağmen sizi Türkiye’de üretmeye motive eden nedir?​

BP: Karşılaştırma yapacak olursak buradaki mimarlık eğitimi ve pratiği ne öğrenebilir Batı’dan diye sorarsak; Amerika’yı yeniden keşfetmeye gerek yok, sonuçta orada oturmuş bir sistem var. Hatta geçenlerde Circle’da bunun ilk toplantısı yapıldı; AIA (American Institute of Architects) Continental Europe. Murat Şanal ve Alexis Şanal bu konuda öncü oldular. Alexis de zaten onların buradaki temsilcisi. Ben de her türlü desteği vereceğimi söyledim. Güzel de oldu, toplantıda buradaki genç meslektaşlara AIA’in ne olduğu açıklandı; bizim Mimarlar Odası gibi düşün. Amerika’da bunun üzerine yazılmış birtakım kurallar var. Burada mesleki anlamda böyle kapsamlı bir şey yok. Bizde direkt mezun oluyorsun odaya gidip kayıt oluyorsun sonra büro açabiliyorsun, imza yetkin olabiliyor. Amerika’da şöyle; mezun olduktan sonra tecrübe üzerinden kredi toplanması lazım, NCARB’a üye oluyorsun, mezun olduktan sonra mimar değilsin Amerika’da. 6-7 sene mimarlık okudun, sektörde mimarım diye dolaşamıyorsun. Oraya üye olduktan sonra; “programming”, “concept” “construction”, “documentation”, “administration” şeklinde farklı konular var. Her birinde de doldurman gereken saatler var. Mesela konsept proje yapıyorsun, senin bir supervisor’un var, o senin işini takip ediyor. O saatlerini doldurduktan sonra rapor ediyorsun online sistem üzerinden. Ondan sonra supervisor bunu gözettiği için oradaki saatleri imzalıyor. Sonra bir sonraki saatlerini dolduruyorsun. Bunu toparlamak minimum 3-4 sene sürüyor. 3-4 sene içinde de çeşitli ofislerde, farklı konularda çalışmış oluyorsun. Sistem zaten seni okuldan sonra çalışmaya yöneltiyor. Bunları en verimli şekilde 3-4 senede toparladın diyelim, bu da yetmez diyor, ondan sonra lisans sınavlarına giriyorsun. Pratiğe yönelik sınavlar, statikten tut mekan kurgusuna kadar olan şeyleri dikkate alıyor. Bu sınavları vermen de yaklaşık bir seneni alıyor. Zaten 10 seneni tamamlamış oluyorsun. 10 sene sonra imza yetkin oluyor, ondan sonra ofis açabiliyorsun.

Uğur Doğan: Siz onları tamamlayıp mı geldiniz?

BP: Saatlerimi tamamladım, sınava girmedim henüz. Ama son dönemlerde tekrar bir sınava girme düşüncem var, lisansımı tamamlayacağım.

Alexis’ler yaptıkları sunumda mimarlık anlamında AIA’in prensiplerini anlattılar. “Burada bir sözleşme nasıl yapılır?”, “Yeni bir ofis nasıl kurulur?”, işverenle ekip arasındaki ilişkilere değinen kitapçıklar var. Bunları okulda değil pratik hayat sürecinde öğreniyorsunuz. Dolayısıyla da bu süreçte size “guide line”lar oluşturmuşlar. Buraya yıllık belirli bir ücret vererek üye olup bunların hepsini download edebiliyorsunuz. Sistem size bunları oluşturmuş. Yani Amerika’yı yeniden keşfetmeye gerek yok bence. Bu konu zaten insanların erişimi altında. Etkinliklere katılabiliyorsunuz. RIBA’nın aktiviteleri var, bunlar son dönemde gelişen güzel şeyler. Geçen senelerde İSMD’de de bu konular çok tartışıldı. Orada da 6 tane kitapçık üzerine çalışmalar yapılıyor. Mimarlar Odası’nın böyle bir çalışması var mı bilgim yok. Hatta geçenlerde Circle’da ilk defa Mimarlar Odası Başkanı’yla İSMD Başkanı yan yana geldi, aslında bunların birleşmesi ve ortak kaynak haline gelmesi lazım. Tecrübeli kişilerin de bunu birtakım kurumlar desteğiyle genç arkadaşlara aktarabilmesi lazım. 

Aynı şeyin işverenlere yönelik de yapılması gerek. Çünkü işverenler de genel olarak mimarla nasıl çalışacağını bilmiyor, nasıl proje satın alacağını, proje aşamalarını bilmiyor. Veyahut da proje yönetimi, müşavirlik konusunda imkanların artması lazım. Dolayısıyla bunların hepsi aslında sağlıklı bir pratiğin oluşabilmesi için gerekli konular. Türkiye’de bunlara parça parça erişilebiliyor.

Son dönemde benim gibi yurtdışında okuyup çalışmış kişiler buraya döndü, ofis açtılar, genç bir ara jenerasyon pratiği oluşmaya başladı. Gençler için de aslında bu bir imkan oluşturuyor. Buraya gelen arkadaşlar da merak ediyorlar, biz onlara aktarmaya çalışıyoruz çünkü bizim aldığımız kültür de biraz daha bu paylaşım kültürü üzerine, bilginin artırımı üzerine. Biz bunu ne kadar çok verebilirsek, onlar başarılı olursa, o kadar sağlıklı bir pratik hayat oluşur. Sonuçta ben ofiste çalıştığım arkadaşlarla aynı frekansta konuşabilmek isterim. Ama Türkiye’de bu çok değişken. Türkiye’de herkes farklı okullardan, farklı altyapılarla geliyor. 

Mesela şimdi Yıldız’da ders veriyorum, öğrenciler stüdyoya misafir gibi gelip gidiyor. Çünkü orada onların devamlı kullanabileceği bir masa yok. Onlar da, hocam olsa keşke biz onu kullansak, diyorlar. Öğrenciler istiyor ama okul bunu sağlayamadıktan sonra öğrenci de onu kabullenemiyor, maketini alıp gidiyor her seferinde. Bir mimarlık öğrencisinin kilitlenmesi lazım, 4 ay boyunca o stüdyoyu sahiplenmesi lazım. O bir sosyal yaşam biçimi aslında.


Burak Pekoğlu ile
BINAA Ekibi ile
Bu Haberi Sosyal Medyada Paylaşın
Yorumlar
Henüz yorum yapılmamış.
Bu İçeriğe Yorum Yazın
Ad Soyad
E-posta
Yorum
Kalan karakter :

Bölüm Sponsorları