“Amaç, DB Mimarlık’ın bizim dışımızda bir yapı olarak sürdürülebilmesi”

07 Mayıs 2010
 

Peki, aldığınız teklif davetlerini de yarışma kategorisinden saymak mümkün değil mi?

BD: Biz zaten hemen hemen hiç bir işi "Alın, siz şunu yapın" diye almadık ki... Şu an yürüttüğümüz dört işin belki birini böyle almışızdır. Gerisini işverenin davet ettiği büroların hazırladığı dört-beş teklif arasından sıyrılarak almayı başardık.

DTD: ‘Teklif daveti' belki bir yarışma gibi algılanabilir. Ama aslında farklı. Bir kere, şayet kriterlere uyuyorsanız yarışmaya girmeye siz karar verirsiniz; seçilmezsiniz. Sonra vazgeçme, teslim etmeme lüksünüz vardır. Oysa kabul ettiğiniz bir teklifi teslim etmemek prestij kaybettirir. Bunda daha çok bir iş duygusu hakim. Belki de sıkıntı, bunları büroya mal edememekten kaynaklanıyor. Diğer yandan sayınız arttıkça, üretim biçiminizi yeniden tanımlamanız gerekiyor. "Sabahlara kadar çalışalım, sonra iki gün büroyu kapatalım ve sinemalara gidelim" diyemiyorsunuz artık. Belirli bir mesai düzeni içerisinde çalışmanız, müşterileriniz aradığı zaman onlara karşılık verebilmeniz gerekiyor. Bir düzen ve programa ihtiyaç duyuyorsunuz. Bu da, eskisi gibi "varken var, yokken yok" mantığı ile devam etmenizi imkansız kılıyor.



BD: Bugüne kadarki çalışma biçimimiz –yarışma, teklif, uygulama projesinde bile- gerilla savaşı gibiydi!

DTD: Hala da tam olarak ortasını bulabildik mi, emin değilim. (gülüyorlar) Evet, işler çoğaldı. Ama 2008, 2009 ve 2010'un ilk çeyreğinde, küresel esintilerin izlerini bizler de yaşıyoruz. Dolayısıyla işler, planlı ve düzenli bir şekilde işlemiyor. Oradaki düzensizlik bizim işletim biçimimizi de etkiliyor. Ekipleri oluşturup bir işte çalıştırmaya başlıyorsunuz. Birkaç gün sonra, "Arkadaşlar, iş durduruldu" demek zorunda kalıyorsunuz. O ekip oraya, şu ekip şuraya kaydırılıyor. Sonra da hep beraber oturup bir işi yetiştirmeye çalışırken buluyorsunuz kendinizi. Düzensizlikler devam ediyor! Ama yandan da sistem kurmaya çabalıyorsunuz.



Tüm bu söz ettikleriniz, sizin için de bir öğrenim süreci sanırım...

DTD: Elbette! Zaten sıkıntımız da bu! Türkiye'de büro geleneği kurumsal bağlamda yeni sayılır. Bu nedenle personel olarak ya da yönetici olarak böyle bir deneyim sahibi olma durumu, özellikle bizim kuşak için çok da yaygın bir durum değil. Bu nedenle okuyarak, inceleyerek en çok da problemle yüzleştiğimizde "Nasıl çözeriz?" sorusuna aradığımız cevaplarla, deneyerek-yanılarak düzenlemeye çalışıyoruz. Bu da çok yıpratıcı ve yorucu bir süreç demek.... Zaten bu duruma dayanan arkadaşlar kalıyorlar. (gülüyor) Onlar da bizimle birlikte öğreniyorlar çünkü! Acısı ile, tatlısı ile buna katlananlar, bizimle birlikte güçleniyorlar. Onlar da, ilerisi için bu serüvenin devamının bir hayal olmayabileceği umudunu veriyor bize. Zaten amaç da tam olarak bu! DB Mimarlık'ın bizim dışımızda bir yapı olarak sürdürülebilmesi...

BD: Bizim bir proje yaptığımız zamanlar da oluyor, on proje de... Bizim sadece personele değil, proje ortaklarına ihtiyacımız var. Fark bu! Bu farklılığı yakalayabildiğimiz sürece de sorun yok zaten... Ama diğer bir soru da "Biz Türkler olarak buna ne kadar hazırız?" Türkiye'de okulda hiç böyle bir eğitim almadık ki!



Ofis yönetiminin nasıl yapılacağına dair bir eğitimden mi söz ediyoruz?

BD: Aynen... Bu öğretilmiyor; herkesin sadece bu yönde sezgileri var. Biraz araştırarak, biraz yaşayarak bir yol çiziliyor sonuçta. Benim altını çizmek istediğim başka bir husus aldığımız eğitimde eksik olduğunu düşündüğüm ortak çalışma kültürü… Belki, genetik yatkınlığımız yok!... Hangimiz ilkokul, ortaokulda bir arada çalışmaya alıştık? Avrupa'ya bakıyorsunuz adamlar bir arada oldukça güçleniyor. Biz ise bir araya geldiğimizde kavga ediyoruz.

DTD: İnsanlar ortaya çıkan şeyi tek başlarına sahiplenmek istiyorlar. Bu da paylaşımı güçlendiren bir hissiyat değil. Ortaya çıkan ürünü "Bizim ürünümüz" diye sahiplenip, bunun ifadesinden gocunmayacak bir eğitim almış olsak, senin söylediğini başarmak belki daha kolay olurdu. Büroya bir proje geldiği zaman, tasarımından uygulamaya bir çok kişinin eli değiyor ve aslında bu emek, ürünü zenginleştirip daha da değerli kılıyor.



"Bu ofisin projesi" olduğunu vurgulamak istiyorsunuz.

DTD: Ofisin projesi ama aynı zamanda da kendi projeleri! Kendi projeleri olarak sahiplenip, aynı zamanda da DB Mimarlık'ın ürünü olarak ortaya konulmuş olmasından mutluluk duyabilirlerse, hatta kendilerini de o oluşumun içine dahil edebilirlerse sorun yok. Yok, "O Bünyamin Derman'ın işi" deyip, kendilerini dışına taşıyıp, "Ben de elimden geleni yapıyorum" derlerse, yapılan iş mimarlık olunca yürümüyor.

Elemanlarınıza nasıl o özümseme ve benimseme duygusunu nasıl aşılamayı başarıyorsunuz?

DTD: Bunu başarıp başaramadığımızı, siz onlarla konuştuğunuzda göreceğiz. (gülüyor)

BD: Ben bunu evliliğe benzetiyorum. Alışkanlıklar ile sınırlı kalıp gerekli heyecanlar yaratılmadığı zaman işler de monotonlaşıyor. Bunu gerçekleştirebilmek için de maddi-manevi her şeyi paylaşmak ve arada da hoşluklar yapmak gerekiyor. Bu, bizim –bilmediğimiz demeyeyim de- öncelik ve önemini yeni yeni fark ettiğimiz bir şey... Şimdi bana kızacaklar, imkanın mı var diye... Tabii bu aynı zamanda bir imkan meselesi.

DTD:
Şüphesiz ama bunun "gereken" bir şey olduğunu anlamaya başlamak da çok önemli.

BD:
Farkındalık sorunu da oluyor. Ben bazen yoğunluktan ötürü, bütün gün toplantılardan, dönüşte de işlere bakmaktan etrafta olan biteni fark edemiyorum bile. İşte burada da ekip çalışması önem kazanıyor. Hatta kurumsallık, yani arkada başkalarının bu işi kotarabilmesi önem kazanıyor.


DB Mimarlık'ın Uzun Ama Bir O Kadar da Kısa "Tarih"i
Bir Mimarlık Ofisinin Potansiyelleri Neler Olabilir?
Mimarlık Üretiminin Türkiye'de Görülmeyen Yüzü, "Yönetim" Üzerine
Ve Dumankaya Reklamından Sonra...
"Çalışma Arkadaşları" Neler Dediler?
Bu Haberi Sosyal Medyada Paylaşın
Yorumlar
Henüz yorum yapılmamış.
Bu İçeriğe Yorum Yazın
Ad Soyad
E-posta
Yorum
Kalan karakter :

YEM | Facebook YEM | Twitter YEM | Linkedin