"30 bin iç mimarın olduğu ortamda iş beklemenin anlamı yoktu"

06 Aralık 2013
 

"Madem bu meslek için bu kadar eziyet çekiyorum, bari bunu kendim için yapayım dedim"

Tasarımhane'nin 2000 yılında kurulduğunu biliyoruz. Öncesinde neler yaptığınızı,  nasıl bir araya geldiğinizi ve böyle bir ofis kurmaya nasıl karar verdiğinizi öğrenebilir miyiz?

Güzin Erkan:
Bilkent Üniversitesi, İç Mimarlık ve Çevre Tasarımı bölümünden 1997 yılında mezun oldum. Meslek seçimi konusunda o yıllarda çok da bilinçli hareket ettiğimi düşünmüyorum. Bizim okuduğumuz yıllarda lisede başarılı bir öğrenciysen sayısalcı olman gerekir gibi bir algı vardı. Sayısalcı olduğum ilk anda istediğimin bu olmadığına karar vermem çok kolay oldu ama sonuçta o yolda kayıtlar sırasında kendimi Biyoloji Mühendisliği bölümünün kapısında buldum. Hayatımın kendi adıma bugün bile en cesur hareketiyle o kayıt formunu yırttım ve "ben başka bir şey yapmak istiyorum" dedim. 

                          

Mimarlık eğitiminin ilk stüdyo derslerinde elimizde bir gurur abidesi gibi duran T cetvellerini masaya koyup hemen bir bina çizmeye hazır küçük mimar adayları olarak beklerken, tasarım hocamızın atın onları kenara şimdi herkesin kendi ruh halini müzikle birlikte bu kağıda aktarmasını istiyorum diyerek stüdyoyu dolduran Vivaldi ezgisiyle baş başa kalınca anladık biz mimarlık, sanat, müzik, felsefe ve psikoloji birlikteliğini… Bugün bu birikimle bakınca eleştirel bir sürü şey bulabilmeme rağmen, Bilkent'te aldığım bu çok yönlü mimarlık ve güzel sanatlar öğretisinin hayata ve mesleğe farklı bir gözle bakabilmekteki katkısı asla küçümsenemez.

Okulu bitirir bitirmez hemen çalışmaya başladım. Hasan Mingü'nün ofisine iş başvurusuna gidip kaç para vereceklerini sorduğumda, "Ben sana birşey vermeyeceğim, hatta üstüne para alacağım çünkü burası bir okul. Ben senden ne alabilirim ki? Okulu bitirip gelmişsin" demişti. 1997'den 2000'e kadar orada bir dolu proje yaptık. En son Balmumcu'daki Plaza Otel'in projesinde ve şantiyesindeydim. O yoğun çalışmadan o kadar sıkıldım, o kadar daraldım ki, her mimarın bir noktada kendine itiraf ettiği gibi "Madem bu meslek için bu kadar eziyet çekiyorum, bari bunu kendim için yapayım" diyerek bir anda her şeyi bırakıp kendi işimi yapmaya karar verdim. Tasarımhane zaten üniversiteden beri aklımda olan isimdi, eğer bir ofis kurarsam adının bu olacağına dair bir fikrim vardı. 2000 yılında, Tasarımhane ilk kurulduğunda Moda'da bir ofisteydik. Sahilde, denize inen bir bahçesi olan, bembeyaz taraçalı bir köşkün giriş katındaydık. Başlangıçta her iç mimarlık ofisinde olduğu gibi sadece iç mimarlık işleri yapıyorduk. Tabi böyle güm diye kendi ofisini kurduğun zaman, "evet, şimdi ne yapıyorum" diye oturup iş bekliyorsun. Kocaman bir ofisim var ama ortada iş yok... Sonrasında iki tane ev işi aldım, çok güzel bir başlangıçtı. Suudi Arabistan Konsolosluğu o yıllarda Mecidiyeköy'den Levent'e taşınıyordu. Büyük bir ihale hazırladılar ve benim de bir şekilde bundan haberim oldu. Oben'le ilk bağlantımız da oradandır. İşi alacağımı hiç ummasam da ihaleye girme cesaretinde bulundum. Zaten başka işim de yoktu. Oturup iki ay boyunca deliler gibi onu çalıştım. Bu arada ihale Suudi Arabistan Krallığı'na gidiyor, orada kapalı zarf usulü değerlendiriliyor, bilmediğim de bir sürü terim var yani... Ve bütün o amatörlükle müthiş bir proje hazırladım.

O sırada size referans olacak birisi, bir kurum vs var mıydı?

Hayır, sadece Oben'in bir arkadaşından böyle bir ihale açıldığının duyumunu aldım. Gittim hazırlandım, çalıştım, didindim ve projeyi teslim ettim. İhaleyi kazanacağım aklımın ucundan bile geçmiyordu. Tabi bunlar normal iş hayatında dönen şeyler ama benim hiçbirinden haberim yok. İki ay sonra ofise krallık damgalı bir zarf geldi. "Projeniz seçilenler arasındadır, görüşmeye bekliyoruz" yazıyordu. Ben tek başına genç bir kız, o görüşmeye gittim, masaya oturduk, hep beraber bekliyoruz. Niye bekliyoruz diye etrafa baktığımda, "Patronunuzu bekliyoruz" dediler. Patronum olmadığını söylediğimde, "Bunu siz mi hazırladınız" diye sordular. "Evet, ben hazırladım" dedim."Biz bu projeyi çok beğendik ve yapmak istiyoruz" dediler. Tabi önce pek emin olamadılar, acaba yapabilecek miyim diye. Ondan sonra o işe girdik, oradan para kazandık, o parayla başka işler yaptık. Tabi ben bunu çok büyük bir şans olarak nitelendiriyorum çünkü bu başka hiçbir şeye girmez onca tecrübesizlikle, isimsizlikle. 

"Yaptığımız iş bir anda fark yarattı"

Ofiste sizin dışınızda başka kim vardı?

Tasarımhane'yi okul arkadaşım Zeynep'le birlikte kurmuştuk. Kendi ofisimi açacağımı söylediğimde çok iyi bir yerde, çok iyi bir maaşla çalışıyordu. Ben, "Böyle bir işe girişeceğim, tek başıma olmak istemiyorum, gelir misin?" deyince, ne yapacağımızı sordu. "Bilmiyorum ama bir yerden başlamak zorundayız, bunun başka çaresi yok"  diye yanıtladım. Büyük bir özveri gösterip geleceğini söyledi, o zamana göre çok iyi bir işi bıraktı. Birlikte Tasarımhane'yi kurduk ve 2003 yılına kadar beraber devam ettik. 2003'te Zeynep'in hastalandığını öğrendik,  2004 yılında da onu kaybettik. Onunla beraberken hep iç mimarlık işleri yapıyorduk. Zaten bir sene boyunca konsoloslukla çalışıp o projeyi bitirdik. Sonrasında Oben'le tanışmanın getirdiği başka işler oldu. Oben'in, medikal firmalarla çalışan bir prodüksiyon firması ve reklam ajansı vardı. Oradan bize markaya yönelik mekan tasarımları, fuar standları, kongre tasarımları vs. gelmeye başladı. O dönemde o işleri yapan çok fazla mimarlık firması yoktu. Hatta şu anda da öyle. Yaptığımız iş bir anda fark yarattı. Bununla birlikte o işler çoğalarak ve büyüyerek gelmeye başladı. 2004'te Zeynep'i kaybettiğimde Oben'le bir sürü ortak proje yapıyorduk. Sonra bu güçleri birleştirmeye karar verdik çünkü çok fazla talep vardı. Otuz bin tane iç mimarın olduğu bir ortamda iç mimarlık için iş beklemeye çalışmanın hiçbir anlamı yoktu. Bir de bu işler çok eğlenceli, çok hızlı geldi bana ve o yolda devam etmeye başladık. Firmalardan inanılmaz yanıtlar aldık. Ortak çalıştığımız 15'e yakın uluslararası ilaç firması oluştu.

Tasarımhane'yi bu haline getirene kadar 10 yıl boyunca sürekli büyüyerek çok yoğun bir çalışma yürüttük. Dallar çok farklıydı ama bu birleşmeyle birlikte bir anda disiplinler iç içe geçti ve bir sinerji oluştu. Tasarım, grafik, ajanstan gelen prodüksiyon bütünleşip, anahtar teslim işlere dönüştü. Mekanı da giydiriyorsun, markayı da yaratıyorsun, onun filmini ve grafiğini de yapıyorsun, etkinliğini de düzenliyorsun. Öyle olduğu zaman müşteri başka hiçbir yere gitmeden, kafasını kaldırmadan her şeyi sonuna kadar seninle halledebiliyor, ortak bir dili konuşuyor ve elbette ki başarılı oluyor. Eğer başkası seni yormadan, zamanını almadan, her şeyi kendin yapar, kimseden bir şey beklemezsen, başarı zaten kaçınılmaz. O inanılmaz tempoyla bu zamana kadar geldik. 2008'de Oben'e, "Ben artık çok yoruldum" deyince, önümü bir parça açmak için "Zaten iş rutinine oturdu, o rutinle kendi kendini götürmeye başladı" dedi.

"Mimarların 30 senelik meslek hayatının 15'i boşa çizilmiş yıllardır"

Herhalde bu süreçte ekibe başka eklenenler de olmuştur.

Elbette, ofisin ilk 4 senesinde her şeyi birebir biz götürdük, ama ondan sonra yavaş yavaş ekibe katılanlar oldu. İnsanlar hep aşağıya desteğe geldiler çünkü burası uygulamanın da olduğu bir yer. Hiçbir şeyi sadece projelendirmek için uçarak kaçarak yapmıyoruz. Onu gerçeğe çevirmemiz gerektiğini de biliyoruz. Mimarların 30 senelik meslek hayatının 15'i aslında boşa çizilmiş yıllardır. Biz o ortalamayı hep yüksekte tuttuk. Bir ayda 10 proje çiziyorsak 8'ini gerçekleştirebildik. Tasarımı yaparken de, uygulamada da hep çok uyanık olduk. Bu hem bir reklam, hem de bir bütçe işi ama ben de mimarım ve farklı bir şey yapmak istiyorum. Herkese farklı bir şey yapmak için kendimizi zorladık. Bir de çok hızlı bir sektör; bir projeyi alıp bir senede hazırlayamıyorsunuz. İki gün içinde olgunlaştırıp müşterinize sunmanız gerekiyor.

Moda'dan sonra doğrudan Kuzguncuk'a mı geldiniz?

Hayır, ofisleri birleştirdikten sonra önce Levent sanayinin içindeydik. Atölye ve ofis bir aradaydı. O zaman ekip daha küçüktü ve üretimle birlikte her işi takip edebilmek için böylesi daha doğru geldi. Sonrasında biraz nefes alalım dedik, işler de biraz yoluna girmişti ve Ortaköy'e geçtik. Sonra Kuzguncuk'taki bu yeri burayı aldık. Burayı yaptırırken de geçici bir süre Kavacık'a, atölyenin içine yerleştik. Çok gezdik ama hep güzel yerlerdi.

Kuzguncuk bizi her yeni konuda çok besliyor. Sabah eğer vaktim varsa öğlene kadar dışarıda geçiriyorum. İnsanlarla çay kahve içerken bile çok fazla şey öğreniyorum. Burada o kadar çeşit insan bir arada ki, hepsine oturup o anda yaptığımız işi anlatıyorum. Derken günün sonunda toplu bir bilgi edinmiş oluyorum.

Kuzguncuk bostanı sürekli yok olma tehlikesi atlatıyor. Bir Kuzguncuklu olarak, İstanbul'daki dönüşümü Kuzguncuk özelinde ve genel olarak değerlendirebilir misiniz?

Kuzguncuk bizim için burada yaşayan ve çalışan herkeste olduğu gibi çok özel bir yer. Mimari güzelliğin çoğu zaman büyüklük, gösteriş, şatafat ve parlaklık olarak algılandığı zamanlarda kendimizi kaçarak attığımız küçük, sessiz, olduğu gibi ve korunaklı yaşam alanı sunan mütevazi bir Boğaziçi köyü. Ortak akıl ile burada toplanan tüm mahallelinin bostan özelinde ve şehir genelinde vermeye çalıştığı bu mücadele aslında tam olarak şehirde nefes alabilmek, insan olmak ve insan kalmak esasına dayanıyor.


Güzin Erkan ve Oben Karatepe ile...
Tasarım Ekibi ile...
Bu Haberi Sosyal Medyada Paylaşın
Yorumlar
Henüz yorum yapılmamış.
Bu İçeriğe Yorum Yazın
Ad Soyad
E-posta
Yorum
Kalan karakter :

YEM | Facebook YEM | Twitter YEM | Linkedin