Mimarizm
Mimarizm
Etkinlikler
OcakŞubatMartNisan
MayısHaziranTemmuzAğustos
EylülEkimKasımAralık
Yarışmalar
OcakŞubatMartNisan
MayısHaziranTemmuzAğustos
EylülEkimKasımAralık
Mimarizm

Lux Aeterna!

07 Haziran 2018

İstanbul’da zaman büyük bir hızla geçer; Nişantaşı’nda ise bu hız katlanır, başdöndürücü bir kaosla birleşir. Bu kaosun tam ortasında, Akkavak Sokağı ile Şakayık Sokağı arasında küçük bir park yer alır: Mıstık Parkı. Metropolün, zamanı hızla kovalayan bir semtinin tam ortasında, zamanı durdurmaya çalışan bir dinlenme noktası. İşte iki karşıt durumun buluştuğu, örtüştüğü bu noktaya bir açık alan saati yerleşti, ya da geleneksel adıyla bir “meydan saati”. Ne var ki, artık meydan saatlerinin geleneksel işlevine kimsenin gereksinimi yok; herkesin kollarına takılı ya da ceplerindeki telefonlara ilişik, dünyanın en hassas zaman ölçerleri var. İşte bu saatin anlamı da tam bu noktada ortaya çıkıyor: Mıstık Parkı’nın saati zamanı göstermenin peşinde değil. O, metropolün acelesi olan insanını zamanı düşünmeye çağırıyor. Tam da bu nedenle Nişantaşı’nın saatinin bir adı var: “Zamantaşı”.

Zamantaşı, Mehmet Konuralp

“Zamantaşı”nı Mehmet Konuralp tasarladı. Saat, arketipal bir monolith’in içine, kare bir oyuntunun orta noktasına yerleşmiş. Monolith, çağlar boyunca tüm monolith’lerin elde edilişi gibi, bir taş ocağından, geleneksel yöntemlerle kesilip çıkartılmış. Monolith’e gömülmüş saatin kadranı, zamanın hızla geçip gittiğini, biraz daha hızlanmamız gerektiğini söyleyen dijital bir kadran değil, tüm geleneksel meydan saatlerindeki gibi analog bir kadran. Üstelik sürekli devinim halindeki saniye göstergesi de yok kadranın üzerinde. Zaman adeta durmuş gibi, saat bizi o başdöndürücü akışı bir an olsun unutmaya çağırıyor.

“Zamantaşı”nda asal biçimlerin sözü, saatin geometrisinden rakamların tipografisine uzanıyor. Tek renk, kadranın merkezinde ve zamanı bölümleyen noktalarda ortaya çıkıyor: Kırmızı. Kırmızı noktalar bir çember üzerinde eşit aralıklarla yerleşmiş, tıpkı Stonehenge’in monolith’leri gibi. Şimdi, insanoğlunun serüveninde monolith’in ne söylediğine bakmak gerek: Monolith önce tek başına, evren üzerindeki varoluşu belgeleyen bir kült öğesi. Kimi kez de geleceğe bırakılmış bir işaret, belirsiz bir zamanda yaşa(n)mış olanı gösteren. Monolith’ler Konuralp’in kadranındaki kırmızı noktalar gibi dizildiklerinde ise rivayet muhtelif: Kimileri bu dizilişleriyle bir tapınak oluşturduklarını söylüyor, kimileri ise aynı zamanda bir saat, ya da mevsimlerin izlendiği bir observatorium olduğunu ileri sürüyor. Ama ortak anlam çok kesin: Monolith’ler bizi zaman kavramını düşünmeye götürüyor.

Nihayet, tam 50 yıl öncesine, Stanley Kubrick’in 1968 tarihli 2001: A Space Odyssey adlı filmine gidiyoruz. Bu filmin görünürdeki öyküsünün ardında esas konusu, filmin en can alıcı anlarında ortaya çıkan bir monolith’in çevresinde beliriyor. Bizim algıladığımız zaman akışına karşı duran, aynı zamanda mekân ötesi olan bu monolith, Konuralp’in “Zamantaşı”yla şaşırtıcı bir benzerlik taşıyor: Aynı arketipal biçim, benzer boyutlar. Hiç kuşkusuz Kubrick ve Konuralp’in kolektif bilinçaltları devrede olsa gerek. Ve Kubrick’in monolith’inin her ortaya çıkışında, György Ligeti’nin, zaman ve mekân içinde eriyip giden müziği duyuluyor: Lux Aeterna!


Etiketler
Bu Haberi Sosyal Medyada Paylaşın
Yorumlar
Henüz yorum yapılmamış.
Bu İçeriğe Yorum Yazın
Ad Soyad
E-posta
Yorum
Kalan karakter :

Bölüm Sponsorları