Kalıcı Bir Biçimde Bir Arada Nasıl Yaşarız? Mimarlıkta Demokrasiyi Yeniden Düşünmek İçin Feminizm - II

mimarizm.com / 02 Haziran 2017
Yağmur Yıldırım, mimarlık pratiğini feminizm penceresinden mercek altına aldığı yazı dizisinin ikinci ve son bölümünde, yapısalcılık sonrası Fransız düşüncesinin önemli figürlerinden Luce Irigaray’ın mimarlık ve feminizm düşüncesini irdeliyor.
Luce Irigaray / © Cathy Bernheim

Başta ataletli mimarlar olmak üzere, bir arada yaşamak ve demokrasi üzerine düşünen herkes için bir başka ufuk genişletici adım (ve bu yazının yazılmasına vesile olan gelişme) ise, ne mutlu ki geçtiğimiz haftalarda YEM Yayın ve Aziz Ufuk Kılıç’ın özenli çevirisi ile Türkçe’ye kazandırılan, Peg Rawes’un “Mimarlar İçin Irigaray” kitabını edinmek ve Luce Irigaray’ın mimarlık ve feminizm düşüncesine daha yakından bakmak. Her ne kadar “feminizm” kelimesi yerine “kadınların kurtuluşu”nu tercih ediyor olsa da Irigaray, Hélène Cixous ve Julia Kristeva ile birlikte, yapısalcılık sonrası Fransız düşüncesinin ve feminizmin en önemli figürlerinden birisi. Irigaray’ın fikirleri, kadınların niçin “buharlaş(tırıl)maması” gerektiği ve tüm cinsiyetleri gözeten bir dünya/mimarlık ihtiyacına getirdiği parlak bakış açısı ile tereddütlü zihinleri aydınlatacaktır.

Irigaray’ın düşücesindeki kilit nokta, aynılığı ve eşitliği değil, farklılığı savunmasıdır; “cinsiyetli özne” kuramında, erkeğin ve kadının biyolojik farklılıklarından yola çıkarak farklı yaşama, akıl yürütme ve üretme biçimlerine sahip olduğunu iddia eder ve mutluluğun ancak, bu farklılıkların gözetildiği ve teşvik edildiği bir dünyada var olabileceğini belirtir. Architectural Association’da yaptığı “Kalıcı Olarak, Bir Arada Nasıl Yaşarız?”1 konuşmasında Irigaray şöyle söyler: “bugün çeşitlilik, cinsiyet farklılığının sorularından kaçmak ve kadınların kurtuluşunu, kendi kültürel değerlerini henüz keşfetmediği ya da tasdik etmediği geçmiş bir dünyaya indirmek, veya o dünya ile birleştirmek anlamına geliyor”. Onun için, “Demokrasi, tüm insanların, farklılığı olmayan ortak bir varoluşu ve söylemi paylaşan bireylere indirgenmesi olarak anlaşılabilir. Ya da demokrasi, herkesin kendi bireyselliğini yaşama şansı olarak görülebilir. Böyle bir imkânı elde etmek ve keyfini çıkarmak için, hepimiz, aramızdaki farklılıkların bilincinde olmalı ve onları korumalıyız; kendi aramızdan, ‘biz’in ikiliğinden başlayarak.2 Eğer bunu yapmazsak, öznelliğini, arzusunu ve mutluluğunu kaybetmiş anonim bir insanlar topluluğuna tekrar düşeriz”.

Irigaray’ın, mevcut düşünce biçimleri ve tarihine getirdiği ataerkillik eleştirisi üzerinden ilerlettiği politik teorileri, daha demokratik ve sürdürülebilir bir dünya için izlenecek yolları işaret eder. Akademik yaşamında oldukça üretken olan Irigaray, çok sayıdaki yapıtında Jacques Lacan ve Jacques Derrida gibi yapısalcılık sonrası düşüncenin önemli isimlerinin yanı sıra Kant, Heidegger gibi Alman felsefecileri ile “yüzleşme okumaları” yapar, psikanalizden yola çıkarak özne sorunu, cinsellik, dil, arzu gibi kavramların tartışmalarına yeni bakış açıları getirir. Cinsel fark ve cinsiyetli özneler kuramı özü itibariyle olumlu, çoklu yaşama deneyimleri ve mekânlarıyla ilgilidir; dolayısıyla Irigaray’ın biyolojik “erkek” ve “kadın” cinsel öznelerine odaklanarak ürettiği söylemleri, tüm cinsel kimlikleri kapsayacak biçimde genişletmek de mümkün.

Irigaray, eril bir dünya olarak addettiği mevcut yapıda, yeni bir dil ve yaşam gereksinimi olduğunu savunur; kayıpları geri kazanmaya ve cinsiyetli kültürleri olumlu olarak mümkün kılan “yeni” görsel ve sözsel dilleri geliştirmeye teşvik eder. Buna bir araç olarak da, Latin dillerinden ve İngilizce sözcüklerin kökleri ile oynayarak, yeni bir dilin kullanımına girişir. Irigaray için cinsiyetli diller, tasarımın özgül estetik, çevresel, toplumsal, siyasal, iktisadi, tarihsel ve kültürel bağlamlarına mimarlık mesleğinin siyaseten karşılık verebilmesi ve katkıda bulunabilmesi için de hayati önemdedir.

Irigaray için “kurtuluşun” ve mutluluğun yolu, diğerinin varoluşunun farkında olmaktan ve farklılıkların çoklu dünyalarını korumaktan geçer; cinsiyetli özneler kendi ayrı dünyaları içinde ayrı fiziksel, psikolojik, biyolojik, cinsel, tinsel, tarihsel ve kültürel nitelikler inşa etmektedir. Andrea Wheeler ile gerçekleştirdiği söyleşisine tekrar kulak vermekte fayda var: “Eğer bizi çevreleyen dünyada objektiflikten söz edilebilirse, bu sübjektiflikte, yani öznelerde, başka bir yoldadır. Öncelikle, dünyayı genel olarak erkekler, kendileri için uygun bir dünya olarak inşa etmiştir; onun üzerinden doğaya hükmedebilirler, dolayısıyla erkekler ve kadınlar aynı dünyada aynı biçimde ikamet etmezler. İkinci olarak, dilin analizi göstermiştir ki, erkeklerin ve kadınların ilişkisel kimlikleri aynı değildir. Farklı yaşarlar ve ilişkilerini başkalarına ve dünyaya farklı biçimlerde ifade ederler. Bu yüzden de farklı dünyalarda ikamet ederler. Hepimiz, özellikle de mimarlar, her ikisinin de yaşadığı dünyaların farklılığını dikkate almalı, ikisinin de varoluşuna izin vermeli ve diğeri ile birlikte var olmasına özen göstermeliyiz”.3

Mimarlar İçin Irigaray kitabı, düşünürün 1974 yılından itibarenki yapıtlarında mimarlığa ve mekâna temas eden fikirlerini temel alarak, bir arada yaşamakla ilgili sosyal, siyasal ve kültürel süreçleri araştırıyor. Kitabın üçüncüsü olarak dahil olduğu “Mimarlar İçin Düşünürler” dizisinin önceki kitaplarının -Irigaray’ın yapıtlarında sıkça irdelediği- Heidegger ile yapısalcılık sonrası düşünceden Deleuze ve Guattari olduğu düşünüldüğünde, üçüncü kitap olarak Irigaray’ın, ilk ikisine ve diziye yeni bir bakış getirdiği de söylenebilir. Serinin bu son kitabı, Irigaray’ın, toplumsal cinsiyetin ve öznelliğin, mimarlığa ilişkin deneyimlerimizi nasıl kurduğu incelemelerine yoğunlaşıyor; geçmiş ve mevcut kültürlerin eleştirel incelemelerinin yanı sıra, bu yaşama deneyimlerini geçişler, akışkanlıklar, pasajlar, mağaralar, verili biçimler, keşfedilen biçimler, dipsizlikler, labirentler, ufuklar, eşikler gibi mekânsal başlıklar üzerinden tartışıyor. Bu yolla Irigaray’ın, bir arada yaşamanın doğrudan yaratıcısı mekânların, ve dolayısıyla mimarların hem bu bakışıyla ayrıntılı incelemelerini, hem de izlenebilecek olası yol haritalarını okura sunuyor. Irigaray, mimarları bu “yol haritaları”nda başat mimarlıkları yeniden düzenlemek ve bireyin kendi kimliği ile, diğerleri ile birlikte var olduğu demokratik bir dünya için cinsiyetli özneyi ve etkileşimi öne çıkarmaya çağırıyor.

“Hâlen çok ufak bir yol kat etmiş durumdayız; bu zaruri, fakat yetersiz bir seviye. Kültüre göre öznelerin farkı sorununu henüz çözebilmiş değiliz. Hepsinden öte, kültürümüz maskülen bir dünyaya, kadınları, öznelliklerini gizlemeye iten ve böylece erkekler ile kadınlar arasındaki ilişkilenme hâlini yok eden bir dünyaya ait. Bu dünyada, insanlar arasındaki ilişkiler, aynı dünyada birleşmelidir: aynı şeyler, aynı dil, aynı değerler, aynı ev. Fakat, bu ‘ortak dünya’, her bir öznenin yaşadığı özel dünyayı yok etmeden var olamaz. Apaçık ortak bir gündelik gerçekliği paylaşırken, farklı dünyalarda yaşadığımızı fark etmemiz zor olabilir. Fakat yalnız bu boyutu dikkate alarak, farklılığa saygı ile ilişki kurmanın seviyesini unutuyoruz. Bu öteki ile buluşmak için, olağan ortaklığımızı bırakmalı ve kendimizi tuhafa, bilinmeyene, alışılmadık olana açmalıyız”.4 Luce Irigaray’ın, cinsiyetli özneler ve cinsel fark üzerinden tartıştığı “etik mimarlıklar” çağrısını, çoğulcu bir dünya için tartışmaya açmak, “öteki”nin görünmez kılındığı, zenofobinin tırmandığı, nefret suçlarının normalleştiği bugünlerde, özellikle kritik önem taşıyor. 

“Kalıcı bir biçimde bir arada nasıl yaşarız” sorusunu Architectural Association’da ilk kez sorduğunda Irigaray, konuşmasına “Muhtemelen abarttığımı düşünüyorsunuz. Hatta eğer, göz ardı etmeyi tercih ettiğiniz sorunların farkına varmanızı sağlayacağım için biraz rahatsız olduysanız, muhtemelen her zamanki gibi uç noktalara varacağımı düşüneceksiniz. Bu, aslında, bir alışkanlık meselesi. Ve erkekler, kendi alışkanlıklarını değiştirmek üzerine düşünmektense, Marslıların nasıl yaşadığı üzerine kafa yormayı yeğler,” diye başlar. Bugün, cinsiyetin de dahil olduğu her imtiyaz alanında alışkanlıkları değiştirmek üzerine düşünmek ve harekete geçmek, kalıcı bir biçimde bir arada yaşayabilmek için belki de her zamankinden daha elzem. 

Yazının ilk bölümünü buradan okuyabilirsiniz.


Dipnotlar:
 
1. Irigaray, Luce, How Can We Live together In A Lasting Way?, Key Writings, Continuum, 2004
 
2. Irigaray burada “La Democrazia Comincia A Due/Democracy Between Two” (1994/2001) yapıtına gönderme yapıyor. 
 
3. Wheeler, Andrea, Being-Two In An Architectural Perspective, Conversations by Luce Irigaray, Continuum, 2008
 
4. Wheeler, Andrea, Being-Two In An Architectural Perspective, Conversations by Luce Irigaray, Continuum, 2008

 
İlgili İçerikler
Etiketler
Bu Haberi Sosyal Medyada Paylaşın
Yorumlar
  • Orhan Gurallar 3 hafta önce Pozitif bilim ile uğraşan bireylerin cinsel kimliği neyi değiştirebilirki. Bu hayatı beraber yaşayacak isek birimiz olmadan diğerimiz olamayacaksa yaşam alanların paylaşmak, tasarımlarımız ortak düşünce ve süreç içerisinde olgunlaşarak mekansal çözümleri de beraberinde oluşturacaktır. Kışilar ataerkil yapı'yı vede feminist bakış'ı yıkıp herhangi bir cinse karşı pozitif ayrımcılık gibi tuhaf düşünce ile bakmayıp, bireyin ürettiğine bilimsel temellerde doğru ve yanlış ve sanatsal olarak en basit ifade ile toplumsal beğeni odaklı bir çözümlemeye odaklanmanın temel doğruluk olacağı kanaati oluşmaktadır. Temelde fen bilimlere cinsiyetin belirleyici olamayacağı sanatsal olarak belki çözümlerlerde cinsel kimlik açısından farklılık buda kişinin kimlik bulduğu sosyo-ekonomik çevre ile ilintili olduğu ve burada yaratabileceği kanaatindeyim. Her alanda imtiyazlı cinsel kimliği ortadan kaldırmak en basit çözümleme olmaktadır. Üretimin kımlığı olmamalı ki; yaşam her cinsede eş
Bu İçeriğe Yorum Yazın
Ad Soyad
E-posta
Yorum
Kalan karakter :

YEM | Facebook YEM | Twitter YEM | Linkedin