"Tam Bir Mirasyedi Gibi Davranıyoruz"

Mesut TUFAN / 01 Şubat 2008

 

Sanki ‘dejavu' adında fantastik bir ülkede yaşıyoruz; attığımız her yeni adım daha önce atılmış olanın üzerine denk düşüyor, kulaklarımız aynı söylemleri aynı vurgularla yakalıyor, gözlerimizin önüne tekrar tekrar aynı perde iniyor, ellerimizde hep o aynı kaçırma, ıskalama anının titremesi... Birkaç haftadır yine İstanbul'un ‘Dünya Miras Listesi'nden ‘Tehlike Altındaki Miras Listesi'ne düşürülmesini tartışıyoruz. 2006'da ve daha önceleri de olduğu gibi. İstanbul'un 1985 yılında ‘Dünya Miras Listesi'ne alındığını düşünürsek, öyle görünüyor ki hep 1985 yılındayız. Aynı şaşkınlığı, beceriksizliği, hoyratlığı, başına buyrukluğu, dağınıklığı tekrar tekrar yaşamaktan keyif alıyor gibiyiz.

 

İstanbul'un ‘Tehlike Altındaki Miras Listesi'ne düşürülüp düşürülmeyeceği yönünde rapor hazırlayacak olan UNESCO heyeti geliş tarihini erteledi mi ertelemedi mi bilemiyoruz (hem birkaç ayın ne önemi var ki?), ama bu ‘dejavu'yu birazcık olsun kırabilmek umuduyla neler olduğunu ICOMOS Türkiye Başkanı Prof. Dr. Nur Akın'a sorduk. Eylemlerimiz devam edecek.

 

İsterseniz öncelikle ‘dünya miras listesi'nin ne olduğu ile başlayalım?

 

Dünya Miras Listesi, dünyadaki önemli yapılardan ve yerlerden oluşan bir liste. Bunlar o kadar özel ve değerli ki, sadece ait oldukları ülkede değil, dünya çapında koruma altına almak ve değerlendirmek gibi bir duyarlılık var. Geçenlerde Milliyet'te İlber Ortaylı'nın listeyle ilgili bazı görüşleri yer almıştı. Özetle diyordu ki, bunların bazıları çok şişirilmiştir, bazı ülkelerden ölçülerine göre çok fazla örnek yer almış, buna karşılık bazı ülkeler de çok daha fazla "dünya mirası" niteliğinde değerler içermelerine rağmen listede yeterince yer bulamamıştır. Örneğin Türkiye'nin listede dokuz mirası bulunuyor. Elbette listede bu gibi tutarsızlıklar olabilir. Ama dikkatli baktığınızda, yine de çok önem taşıyan yer ve yapıların listede olduğunu görürsünüz. Kuşkusuz Türkiye, büyük zenginliği ile Dünya Miras Listesi'nde daha fazla örnekle temsil edilebilirdi.

 

Henüz aday statüsünde olan yerler de var, onları da unutmamalı değil mi?

 

Elbette, örneğin Mardin gibi. Ama yine de listede olan dokuz örnek, önemli bir seçim. Burada arkeolojik alandan sivil mimarinin yoğun olduğu Safranbolu'ya doğru bir dengeleme de var.

 

Sözleşmenin bazı maddeleri tarafları ve yükümlülüklerini çok net tanımlıyor. Yerel ve merkezi yönetimlerimiz tam olarak neyin altına imza attıklarının farkında mı sizce? Sürekli bir dejavu yaşıyor gibiyiz zira.

 

Öncelikle basında da yinelenen bir yanlışı düzeltmek gerek. ‘Dünya Miras Listesi'nden çıkarılmak söz konusu değil. ‘Tehlike Altındaki Miras Listesi'ne düşürülmek riski var. Üçlü bir gruptan söz ediyoruz burada, son seçenek de listeden çıkarılmak. Çıkarılmanın söz konusu olacağını hiç düşünmüyorum. İstanbul gibi çok önemli, dünya mirasının en yoğun olduğu bir kültür kenti her zaman bu listede olacaktır.

 

Söylediğiniz gibi biz burada bir tarafız ve üstelik çok uzun zamandan bu yana. Sözleşmeyi 1983 yılında imzalamışız ve 1985 yılında da İstanbul listedeki yerini almış. Böyle bir taahhüdün altına girdiğiniz zaman, hükümetlerin bu konuda dikkatli olması, özel bir yerleşmenin sahibi olarak duyarlı davranması, koruma ve değerlendirme çalışmaları yaparken de söz konusu olanın ‘dünya mirası' olduğunu unutmaması gerek. Bu, dünyadaki her yer için geçerli. Geçtiğimiz yıllarda Almanya'nın Dresden kenti tartışıldı ve silüetteki yanlış uygulamalara, kentin bütünlüğünü bozacak eğilimlere sıcak baktığı için ‘tehlike altındaki miras listesi'ne alındı. Şimdi küçük çabalarla durumu düzeltmeye çalışıyorlar.

 

Bu bir prestij meselesi, hele İstanbul gibi bir kent için, ki Roma'dan başka bir yerle karşılaştıramazsınız. Şunu da düzeltmek gerek, İstanbul'un tamamı listede değil. Listede olanlar, İstanbul karasurları, Sultanahmet arkeolojik alanı, Süleymaniye ve Zeyrek sit alanları. Dolayısıyla, aslında bunun bütünüyle tarihi yarımadayı bağladığını söyleyebiliriz.

Süleymaniye Tavanlı Sokak'ta yıkım (foto: ICOMOS Türkiye)

 

Bahsettiğiniz alanların listeye alınmasından sonra koruma anlamında neler yapıldı, kısaca özetleyebilir misiniz? Neler değişti?

 

1985 yılından bu yana o kadar az şeyin yapıldığını görüyoruz ki... Yapılan şeyler var, ama onlar da uluslararası standartlara uygun değiller. Yani yıkılıyor, yapı tamamen ortadan kaldırıldıktan sonra betonarme olarak yeniden yapılıyor, üzeri ahşapla kaplanıyor ve ‘işte bu eski eserdir' deniliyor. İstanbul, her seferinde tartışmalarla, ‘aman gidiyor, gitmesin' endişeleriyle, biraz da kendisine duyulan sevgi nedeniyle hep listede kalabildi.

 

2006 yılında Litvanya'da yapılan toplantıda da İstanbul'un ‘tehlike altındaki miras listesi'ne düşüp düşmeyeceği tartışıldı. Prof. Dr. Cevat Erder ile birlikte biz de ICOMOS Türkiye adına bu  toplantıya katıldık. Orada, İstanbul için büyük bir çaba harcandı. Özellikle Cevat Bey, eski ICCROM Başkanı ve dolayısıyla da uluslararası katılımcı ve karar vericilerin pek çoğunun hocası olarak, kişisel ilişkilerini de kullanarak inanılmaz derecede özveride bulundu. Herşey, İstanbul'un ‘tehlike altındaki miras listesi'ne düşürülmemesi içindi. Biz, artık Türkiye'de koruma konularında uluslararası standartlarda birikime sahip, çok iyi yetişmiş geniş bir kadro olduğunu ve bu birikimle pek çok şey başarılabileceğini, nelerin doğru bir biçimde yapılması gerektiğinin çok iyi bilindiğini vurguladık. Buradaki potansiyel konusunda ve biraz daha bekleyip çaba gösterilmesi noktasında onları ikna ettik.

 

Sözüne güvenilir ‘hocalar' olarak aslında zor durumda da kalabiliyorsunuz. Katılımcılardan biri söz aldı ve çok yakın zamanda Süleymaniye ve Zeyrek bölgelerinde bulunduğunu ve durumun sürekli daha da kötüye gittiğini kendi gözleriyle gördüğünü anlattı. Biz de çeşitli adımlar atıldığını ve projeler hazırlandığını, bunların sonuçlarının birkaç yılda alınacağını söyledik. Aslında, bu noktada hem İstanbul hem de Türkiye adına söz vermiş oluyorsunuz.

 

O toplantıdan bu yana, olumlu olarak sadece Surlardaki restorasyon çalışmaları üzerine uluslararası bir çalıştay yapıldı. Bu, zaten beklenen bir şeydi ve oldukça da yararlı oldu. Süleymaniye ve Zeyrek'te çok şey yapıldığı söyleniyor, ama şeffaflık olmadığı için projelerin niteliği konusunda bir bilgimiz yok. Biraz önce değindiğim yetişmiş personelin ne kadarının bu işlerde kullanıldığını bilmiyorum. Belki kullanılıyor, ama haberdar değiliz.

 

Yine Tavanlı Sokak (foto: ICOMOS Türkiye)

 

UNESCO tam olarak nelere vurgu yapıyor?

 

UNESCO tarafından en çok dikkat çekilen konulardan biri, Süleymaniye ve Zeyrek'te bulunan ahşap konutlarda yenileme değil restorasyon yapılması. Surlarda yapılan çalışmalarla ilgili endişeleri vardı, şimdilik en azından bu konuda bir şey yapılmıyor. Sempozyum yapıldı ve ciddi bir sonuç bildirgesi hazırlandı.

Aslında bütün beklentilerin içinde en önemlisi, tüm dünya mirası olarak belirlenmiş değerlerden en başta istendiği gibi, öncelikle bir alan yönetimi planının hazırlanmasıydı. Bu şu anlama geliyor: ‘Dünya mirası listesi' içinde yer alan bu değerler grubunun tam olarak envanterinin (nasıl değerlendireceksiniz) yapılması ve bu mirasın nasıl yönetileceği? UNESCO tarafından listede yer alan bütün yerlerden beklenen en temel işin bu olduğunu tekrar vurgulamak gerekir  . Örneğin yine ‘tehlike altındaki miras listesi'ne düşmesi söz konusu olan Semerkand'a giden UNESCO/ICOMOS inceleme ekibinde ben de vardım, orada da en büyük sorun alan yönetim planının olmamasıydı. Dönüşte hazırladığımız raporda bunun eksikliğini vurguladık. Şimdiye kadar bildiğim kadarıyla İstanbul için de bu konuda belirgin bir adım atılmadı.

 

Bir koruma yasası (2868 sayılı yasa) olduğu halde, 5366 sayılı ‘Yıpranan Tarihi ve Kültürel Taşınmaz Varlıkların Korunması ve Yaşatılarak Kullanılması' adlı başka bir yasa çıkarıldı. Genel olarak tarihi dokuyu nasıl değerlendiriyoruz ve bu, koruma algımıza nasıl yansıyor?

 

Yenileme ve koruma, birbiriyle çok ters iki kavram. Özellikle ülkemiz için böyle bir başlık oldukça endişe verici. Yapılanları incelemek için 2006'da gelen heyet de raporunda bu durumun altını çiziyor. Raporda, o tarihte yeni çıkmış olan söz konusu 5366 sayılı yasa ve onun yenileyerek koruma yaklaşımının kendilerinde yarattığı kuşkuyu dile getiriyorlar ve bunun iyi ya da kötü anlamda mı kullanılacağına dair soru işaretlerini vurguluyorlar.

 

Gerçekten de bir tehlikeden söz etmek mümkün. Bir arkadaşımız, geçenlerde yaptığımız bir ICOMOS toplantısında yirmi yenileme alanının daha geldiğini anlattı. Şu an gündemde olan Sulukule, Süleymaniye ve Tarlabaşı yenileme alanlarının durumu ortada. Yenileme Alanları Kurulu'nun çalışmalarına ICOMOS'u temsilen ben de katıldım ve avan projelerde gördüğüm kadarıyla, müelliflerin yaklaşımları maalesef  bölgelerin korunması gerekli değerlerini olması gerekli düzeyde ele almıyor.  UNESCO raporunda vurgulanan, bizim taşıdığımız ve yasanın adında açıkça kendini gösteren endişe, orada gerçeğe dönüşüyor. Türkiye'de başka türlü olamıyor zaten, onun için bu endişelerle birlikte yaşıyoruz. Uygulamalarda, 2863 sayılı yasanın maddelerine ters düşen pekçok şey var ve onların dayanağı olarak da 5366 sayılı yasa gösteriliyor. Bence o yenileme projeleri uygulanırsa ki büyük olasılıkla uygulanacaklar, bu yasa aracılığı ile de geriye dönüşü olmayan çok büyük kayıplar yaşayacağız.

 

Süleymaniye Şemsettin Sokak (foto: ICOMOS Türkiye)

 

2006'da heyetin incelemelerini yakından izleyen Sanat Tarihçisi Derya Nükhet Özer'in aktardığı bir anekdot vardı. Heyet, Fatih Belediye Başkanı Mustafa Demir'e Zeyrek'te arayıp da bulamadıkları yapıları soruyor ve o evlerin hala planlar üzerinde olduğu karşılığını alıyor.

 

Söylemek istediğim tam da bu. Örneğin Sulukule'nin sosyal sorunları daha başka ve STK'ler bunun üzerine de gidiyor. Kuşkusuz korumanın çok önemli bir yanı da, fiziksel yapı ile eğer hala kalmışsa sosyal yapıyı bütünleştirerek koruma. İtalya Bologna örneğinde, fiziksel ve sosyal yapı birlikte değerlendirilerek geleceğe aktarılmıştır. Sosyal yapıyı bir kenara koysak bile, Sulukule'de, her ne kadar korunmadığı için değişmiş ve bozulmuş olsa da o konteks içinde oranın bir parçası olan eski yapılar var. Projeye baktığınız zaman bunların hiç önemsenmediğini görüyorsunuz. Karşınıza yeni bir düzen, bambaşka bir mimari biçimleniş çıkıyor. Hadi evleri bir kenara bırakalım, orada sokak silüetinde bir süreklilik, oluşmuş bir doku özelliği var. Hiç olmazsa eski haritalarda bile görülebilen bu sürekliliğin korunması bağlamında bir çaba, duyarlılık bekliyorsunuz; ama o da yok.

 

Tarlabaşı için veriler çok daha farklı. Hem ana aksın üzerinde, hem de içerilerde birçok yapı var ve projelerde bunun gerektirdiği hassasiyeti göremiyorsunuz. Tarlabaşı'nda, ki Sulukule için de bir eksiklikti o, yapılması gereken en önemli şey müelliflerce yapılmış olduğu varsayılandan çok daha kapsamlı bir envanterizasyon çalışmasıydı. Tipolojilerin, yenileme alanının eski ile yeniyi bütünleştirecek özelliklerinin neler olduğu çok iyi analiz edilmeli, yeni öneriler geliştirilirken bunların üzerine düşünülmeliydi.

 

Tarihi yarımada, Tarlabaşı, Tophane'nin de içinde olduğu Perşembe Pazarı ve hatta Kongre Vadisi için alınan kararlarda en önemli anahtar sözcüklerden biri ‘turizm'. Bu, her fırsatta dile getiriliyor, turizm ‘korumama'nın gerekçesi gibi gösteriliyor. Bu karmaşayı nasıl değerlendiriyorsunuz?

 

Turizm, işin bir parçası ve birşeyleri koruduğunuz zaman zaten turizm ile bütünleşiyor. Bakın gazete ilanlarına, İtalya turu demek Roma, Venedik, Floransa demektir. Bu, başka ülkeler için de böyledir. Bunların hepsinde tarihi verilerin yoğunluğu ön plandadır. Roma'ya gittiğiniz zaman yeni yerleşmeyi değil, Roma'nın merkezindeki tarihi birikimi görmek istersiniz. Siz tarihi verileri gözardı etmeden bilimsel ilkelere uygun bir koruma yaparsanız, zaten bütün birikim kendi değerlerini tüm özgünlüğüyle açıkça sergiler. Bizdeki eğilim korumada turizmi bir amaç olarak ortaya koyuyor, oysaki bu konuda turizm ancak bir araç olabilir.

 

Süleymaniye Namahrem Sokak (foto: ICOMOS Türkiye)

 

‘Koruma' kriterleri zaman içerisinde nasıl değişti, zaman içerisinde yaşanan bu gelişme şu an bize ne gibi fırsatlar sunabilir?

 

1950'lere kadar esas olan tek yapı ölçeğinde korumaydı. 1964'te kabul edilen Venedik Tüzüğü, ölçek olarak ‘tarihi çevrenin korunması'nı gündeme getirdi. (Hatta/-) Venedik Tüzüğü'nün birinci maddesi, korumanın, artık tek tek görkemli yapılara eğilmenin ötesinde çok daha geniş, tasarımcısının belli olmadığı anonim mimariyi de kapsamı içine alacak bir ölçeğe geldiğini vurguluyor. Hatta bu bağlamda, korumanın kentsel yerleşmeden kırsal yerleşme ölçeğine kadar inebileceğini belirtiyor.

 

Günümüzde, bunlara ek olarak bir de ‘silüet değeri'nden söz etmek mümkün. Bu da, koruma altına aldığınız alanın etkileme bölgesi anlamına gelen ‘tampon bölgesi'ne karşılık geliyor. Yani örneğin Tarihi Yarımada'yı ele alacak olursak, hem tarihi yarımadanın görüş mesafesinde kalan hem de tarihi yarımadayı görebilen, dolayısıyla da bu dünya mirasıyla  silüet etkileşimi içinde olan yapılaşmalara dikkat edilmesini gerektiren geniş bir ölçekten söz ediyoruz.

 

Bu bağlamda, Mayıs 2005'te Viyana'da "Dünya Mirası ve Günümüz Mimarisi-Tarihi Çevre Yönetimi"başlıklı bir konferans düzenlendi. Çünkü Viyana kentsel sit alanı gökdelenlerin tehdidi altında. Toplantının, "Viyana Memorandumu" adıyla anılan ve tarihi kentlerin siluetini etkileyecek yeni yapılar konusunda önemli kararlar içeren sonuç bildirgesi, silüeti tehdit edecek yüksek yapıların inşasında çok dikkatli olunması gerektiğini vurguluyor. Çünkü silüet de tarihi çevrenin vazgeçilmez bir parçası.

 

Ölçek bu kadar genişlemişken, hükümet 5366 sayılı yasa ile SİT alanları içerisinde yenileme alanları belirleyerek bütünlüğü parçalıyor. Öte taraftan da bir alan yönetimi planı hazırlanmaya çalışılıyor. Burada bir yanlışlık yok mu?

 

Olayın bütününe bakılmıyor. Söz konusu olan tampon bölgeleriyle birlikte bir bütün oluşturan tarihi açıdan çok önemli bir alanın yönetimi. Alan yönetimi planı, sadece uluslararası bir gereklilik olduğu için değil, gerçekten tarihi yarımadayı kendimiz için de korumak istiyorsak mutlaka gerekli. Alan yönetiminin getirileri düşünülmüyor ama yenileme alanlarıyla ilgili avan projeler yapılıyor, ilgili kurula sunuluyor... Alan yönetimi konusunda çok ağır işleyen süreç, yenileme alanları ve projeleri için tam tersi bir hızla karşımıza çıkıyor.

 

Özellikle Four Seasons Oteli'nin ek yapısı ile ilgili gelişmeler, koruma kurulları hakkındaki endişeleri yeniden gündeme getirdi. Siz neler düşünüyorsunuz?

 

Ne yazık ki zaman zaman bazı kurul kararlarının koruma açısından şaşırtıcı olduğu düşünülür. Ama Four Seasons Oteli'nin ek yapısı bu konuda bir doruk noktası oldu. İstanbul'da 3 adet koruma kurulu olduğu dönemde bakılacak dosya sayısı çok olduğu için dosyalar birikiyordu, bir konunun değerlendirilmesi için çok uzun zaman bekleniyordu. Şimdi, koruma kurulu sayısı Yenileme Kurulu ile birlikte 7'ye çıkmış durumda. Kurulların sorumlu oldukları alanların bölünmesiyle, dosyalara daha detaylı bakabilecekleri, yani konulara daha fazla zaman ayırabileceklerini varsayıyorum. Ancak benim endişem, kurulların çokluğuna bağlı olarak kararlarda oluşabilecek tutarsızlıklar ve bu kadar çok kurula gerekli kurul üyelerinin oluşumunda uzmanlığa ne kadar öncelik verildiği. Ayrıca üyelerin sık sık değiştirilmesi, bir kuruldan başka bir kurula gitmesi vb.süreksizlikler.  Konuyla ilgili birisi olmama rağmen, hangi kurulda kim var artık bilebilmek pek kolay değil diye düşünüyorum.

 

Four Seasons örneği üzerinden devam edersek, Mimarlar Odası'nın çok zaman önce uygulamaya itiraz ettiğini ve gerekçelerini ortaya koyduğunu biliyoruz. Ancak o zaman sesini çıkarmayan kamuoyu, şimdi ayaklanıverdi. Bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

 

ICOMOS TR'nin sorumlusu olarak, ben de olayın bu noktaya vardığını yeni gördüm. Orada tahta perdeler arkasında birşeyler yapılıyor. Orası İstanbul'un en önemli arkeolojik alanı. Müze denetiminde yapılan, Four Seasons'ın finanse ettiği bir kazı olduğunu biliyoruz. Otelin ek yapısı için ilgili koruma kurulu tarafından onaylanmış bir proje ve ona göre yapıldığı belirtilen bir uygulama var. Ancak Milliyet Gazetesi'nde yayınlanan hava fotoğrafı ile o ek yapının arkeolojik alanla nasıl iç içe olduğunu ve boyutlarını ilk kez yakından gördük ve çok şaşırtıcı oldu. Bu denli önemli bir alan üzerine böyle bir yapı yapılır mı diye. Yine şeffaflık konusuna geliyoruz. En kötüsü de bu, özellikle bu kadar temel bir konuda paylaşımın en alt düzeyde olduğu bir durumdayız. Bütün bunlar ne yazık ki, koruma değil de korumama eğiliminin ağır bastığı bir ortamı sergiliyor.

 

Tartışmalar, İstanbul'un 2010 Kültür Başkentliği sürecini de çok yakından ilgilendiriyor. Kültür Başkenti olarak seçilen kentin ülkesinin başbakanı, "Harabelerin üzerine otel yapıyoruz, ‘istemezük' diyorlar" gibi bir demeç verebiliyor. Oysaki hem dünya kültür mirası listesinde hem de kültür başkentliğinde en önemli vurgu kültüre yapılıyor. Diğer önemli bir vurgu da, kurumlar arası işbirliği ve şeffaflık üzerine.

 

Adı üzerinde, ‘ticari başkent' değil ‘kültür başkenti'! Dolayısıyla bunun içinde, kültür ağırlıklı fiziksel yapının korunması da var. Bu büyük bir fırsat, öyle olduğu için de Avrupa'da bir kent ‘kültür başkenti' seçildiği zaman koruma açısından da değerlendiriyor, restorasyon çalışmaları başlıyor. İstanbul için de yapılması gereken ve beklenen bu. Ve şunun şurasında 2 yıl kaldı, o da göz açıp kapayıncaya kadar geçiverecek. Bütün STK'lar, devlet mekanizması ve vatandaşlar birlikte çalışmalı, ama ben bu konuda olumlu bir yaklaşım göremiyorum. Biz, STK'ler olarak büyük bir mücadele veriyoruz ve her zaman da vermeliyiz, çünkü varoluş gerekçemiz bu. Ama daha önce de değindiğimiz gibi şeffaflığın olduğunu söylemek zor, herkes kendi köşesinde çabalarını sürdürüyor. Giderek medyanın daha da aktif bir biçimde süreç içerisinde yer aldığını görüyorum ve bu beni çok sevindiriyor. Bu konularda kamuoyunun bilinçlenmesi çok önemli.  

 

Bundan sonrası için nasıl bir strateji benimsenebilir, hangi adımlar atılabilir, bir işbirliği oluşturulabilir mi?

 

Öncelikle şeffaflık sağlanmalı. İstanbul'un tarihi değerleriyle ilgili olarak alınan önemli ve temel kararların, gerçek uzmanlarla tartışılarak sonuca bağlanması gerekir. En azından alınan kararlar paylaşılmalı, çünkü neler olduğunu bilmiyoruz. Oysa korunması gereken bir değeri ortadan kaldırdığınız zaman, bunun geri dönüşü yok. Yerine yenisini koysanız da, artık o o değil. Bana kalırsa İstanbul'un tarihi değerleri konusunda ne yazık ki tam bir miras yedi gibi davranıyoruz.

 

Konuyla ilgili linkler:

 

- Alan Yönetimi Planı Tartışıldı

 

- Türkiye'de Kültürel Miras Sorunu Büyük

 

- Biz de Biraz Mimarız

 

- UNESCO'nun Görüşü: Üniversitelere ve STK'lara Kulak Verin


İlişkili Haberler
Bu Haberi Sosyal Medyada Paylaşın
Yorumlar
Henüz yorum yapılmamış.
Bu İçeriğe Yorum Yazın
Ad Soyad
E-posta
Yorum
Kalan karakter :

YEM | Facebook YEM | Twitter YEM | Linkedin