Mimarizm
Mimarizm
Etkinlikler
OcakŞubatMartNisan
MayısHaziranTemmuzAğustos
EylülEkimKasımAralık
Yarışmalar
OcakŞubatMartNisan
MayısHaziranTemmuzAğustos
EylülEkimKasımAralık
Mimarizm

Bienal Notları 2- Galata Rum Okulu

mimarizm.com / 29 Eylül 2017
15. İstanbul Bienali kapsamında Galata Rum Okulu'nda sergilenen işler; kapitalizm, savaş, terör ve ırkçılık gibi günümüzün tehditkâr kavramlarını odağına alıyor. 15 farklı sanatçının çalışmalarından öne çıkanlar...

Ali Taptık

Kentlerde hepimiz birbirimize komşuyuz. Kent yaşamı, yakın çevrelerde bir arada yaşayan bir sürü insanın rastlantısal ve beklenmedik ilişkileri, karşılaşmalar ve etkileşimleri üzerine kuruludur. Hayatlar kesişebileceği gibi kesişmeyebilir de. Mimar ve fotoğrafçı Ali Taptık’ın İstanbul Bienali'nde yer alan Dostlar ve Yabancılar (2017) başlıklı yapıt, içinde sanal bir öğe barındıran bir fotoğraf enstalasyonu. Enstalasyonda, İstanbul'un dört farklı yerinden bireylerin hikâyeleri ve bu bireylerin yollarının beklenmedik bir biçimde kesişmesi anlatılıyor. Galata Rum ilköğretim Okulu'nda sergilenen yapıtta, dört merdiven sahanlığına yerleştirilmiş yedi fotoğraf yer alıyor. Dostlar ve Yabancılar "Tanımadığımız bireylerle nasıl ilişkileniyoruz?" sorusu etrafında, empati yakınlık ve karşılıklı bağlantılılık gibi meselelerin kent bağlamında nasıl anlamlar kazandığını araştırıyor. www.dostlarveyabancilar net.

***

Pedro Gomez Egana

Toplulukları, pratikleri ya da olayları, genel kamu bunlara erişemediğinde ya da bunları göremediğinde “yeraltı” olarak nitelendiriyoruz. Oysa“yeraltı” teriminin başka yan anlamları da var: Örneğin insanlar savaş ya da felaket sırasında yeraltına çekilir ve güvende kalmak için yeraltında yaşayabilir. O halde yeraltı bir taraftan hayatta kalma ve daimilik kavramlarıyla yakından bağlantılı bir nosyon, diğer taraftan da şahısların hareket edebildiği, kendilerini ifade edebildiği ve özgürce davranabildiği bir yer.

Pedro Gomez Egana’nın çalışması, yeraltı mekânının bir sınırlanma ve özgürlük yeri olarak ikili anlamını inceliyor. Domain of Things (Eşyaların Etki Alanı,2017) adını taşıyan performans parçası ve enstalasyonunda Gomez-Egana, yeraltını bir sığınma ama aynı zamanda bir haz yeri olarak yorumluyor. Şahıslar raylar ve tekerleklerden oluşan bir yapının üzerinde yatıyor. Üzerlerinde yer döşeme parçalarından yapılmış bir konstrüksiyon var. Bu parçaların her biri özgün bir ev içi mekanını temsil ediyor: gazete, radyo, ekran gibi farklı teknoloji ya da medya objeleriyle donatılmış bir yemek odası, bir yatak odası ve bir banyo. 

***

Lungiswa Gqunta

Lungiswa Gqunta'nın heykelleri; ırk, mimari, mülksüzleştirme, kapitalizm ve Güney Afrika tarihi eksenindeki sürekli, gerilimli ve yıkıcı ilişkileri araştırıyor. Şişe ya da şilte gibi, bir evde bulunabilecek sıradan kişisel eşya ve nesnelerden yararlandığı heykel ve enstalasyonları, Apartheid sonrası Güney Afrika'da hala gözlenebilen tarihsel süre ve varlığın sürdürmekte olan adaletsizlikler üzerine incelemelerdir. Sanatçı, bir evi simgeleyen eşyalara ve gündelik metalara odaklandığı yapıtlarında, toplumsal mühendislik uygulamalarını, aile bağlarını, çaresizlik ve utanç hallerini konu edinir. Gqunta, bazı yapıtlarında Apartheid dönemi ve sonrasında Township (siyahların yaşadığı yoksul bölgeler) planlaması ve zorunlu göç gibi adaletsiz uygulamaların Güney Afrikalı siyahlara karşı nasıl kullanıldığını ve tüm bunların insanların psikolojisi ve birbirleriyle ilişkileri üzerinde etkileri inceler. Lawn'da (Çimen 1, 2016/17) ters çevirip ahşap bir plaka üzerine yerleştirdiği kırık şişelerden bir “çimenlik” yaratır. Apartheid Güney Afrikası’nda sadece zengin beyazların sahip olduğu bu çimenlikler, zenginliğin yanı sıra ev yaşamı, güvenlik ve ırksal ayrıcalıklarla da ilişkilidir. Yabancıların girmesini engellemek için bahçe çitlerinin üzerine ters döndürülmüş kırık şişeler yerleştirilir. Gqunta'nın yapıtlarındaki şişeler ise kapitalizm ve küreselleşmeyi simgelemenin yanı sıra, Güney Afrika’da son yıllarda patlak veren isyanlarda kullanılan molotof kokteyllerinde kullanılan şişeleri çağrıştırır. 

***

Andrea Joyce Heimer

İtiraf, paylaşım, dışavurum ve sürekli yorumda bulunma üzerine kurulu sosyal medya kültüründe özel deneyimlerimizi göremez hale gelmemiz işten değil. Andrea Joyce Heimer'in genellikle iç mekanların ya da ev içlerinin capcanlı temsillerini sunan resimleri bu karmaşıklığı kara bir mizahla ortaya koyuyor. Bu resimler utandırıcı, söylenemez ve de kişisel olandan hiç çekinmiyor, aksine insan ilişkilerinin acı komedisi ve tartışılmaz gizemi üzerine dürüst, tematik bir değerlendirme niteliği taşıyor. Bazı yapıtlar cıvıl cıvıl ve biraz da kaotik iç mekan manzaraları sunuyor, parlak renkli desenlerinin cümbüşü, bir Tiffany lamba, alacalı bir halı, üzerinde rengarenk nesneler ve tabaklar bulunan bir masayla doldurulmuş bir oda gibi bazıları ise aile yaşamının karikatürleştirilmiş, cafcaflı ve komik birer tasviri. Başka bazı yapıtları da, siyah ve beyaz komşular arasındaki bir mücadele gibi daha genel toplumsal güçleri ele alıyor. Ama bu daha genel güçler bile genellikle özel yaşamın merceğinden değerlendiriliyor: Kardeş kıskançlığının başgösterdiği ya da yetersizlik hislerinin öne çıktığı banyo ya da yatak odalarının, iç mekânlardaki çıplaklığın mahremiyeti içinden. Yetişkinlik, banliyö yaşamı, yabancılaşma, özbilinç, yazarlık geçmişi de olan Heimer bu canlı ve öyküleyici resimlerinde özellikle bu temalara öne çıkarıyor. Ve bunu büyük bir maharetle, bir yandan geleneksel el sanatları ya da halk sanatlarından, bir yandan da karikatürleri çağrıştıran iki boyutlu bir anlatım tarzından yararlanarak yapıyor.

***

Mark Dion

Mark Dion'un yapıtları, bilimsel sergileme geleneklerini sorgular. Kent ekosistemleri ile uzun zamandır ilgilenmekte olan Dion'un istanbul Bienali'nde yer alan yapıtı, kirlenmiş kent alanları ve çevresinde, yaşamın ayakta kalabilmek için nasıl da kararlı bir direniş sergilediğine işaret ediyor. Dion, yoğun nüfuslu bir kentin ağır koşullar altında gelişen bitki ve hayvan çeşitliliğiyle karmaşık ve zengin bir doğal ortam sunan İstanbul'u çarpık kentleşmenin paradigmatik bir örneği olarak alıyor. The Persistent Weeds of Istanbul (İstanbul'un İnatçı otları, 2017) ve The Resilient Marine Life of İstanbul (İstanbul'un Dirençli Deniz Yaşamı, 2017) başlıklı projesinin İstanbul'daki iki canlı topluluğunu incelediği ilk kısmında, kentteki asi otları resimlemek için Dion, hem doğa ve vahşi yaşam çizerleri hem de sanatçılarla birlikte çalıştı. Böylece ortaya çıkan altmış dört suluboya resim, izleyicinin açıp inceleyebileceği bir sergi kabininde sergileniyor.

***

Jonah Freeman ve Justin Lowe

Her toplum, içinde farklı gençlik kültürleri barındırır. Kendilerine özgü eğlencelerinin, sanat tarzlarının, yaptıkları sporların, kullandıkları ürünlerin, konuştukları argonun ve giyim kuşamlarının da gösterdiği gibi, bu kültürlerde sosyal topluluklar ile kendini ifade etme biçimleri birbiriyle sıkı bir ilişki içindedir. Jonah Freeman ve Justin Lowe, Scenario in the Shade (Gölgede Senaryo, 2015-17) başlıklı projelerinde, kendilerinin kurgulamış olduğu Kaliforniyalı gençlik kültürlerini mimari ve sinemasal bir yaklaşımla sunuyorlar. Altkültürlerin hızla gelişmekte olduğu bir dünyayı, bu kültürlerin yeraltındaki yaşam alanları mizanseni üzerinden yorumluyorlar. 

***

Kasia Fudakowski

Değişmeyen tek şeyin değişim olduğunu basmakalıp söylemek, paradoksal bir değişimdeki gerçeği ifade etmektir. Bu “süreklilik” mefhumu kültürel farklılıkla nasıl ilişkilendirilebilir? Kasia Fudakowski, heykel ağırlıklı yapıtlarında, toplumsal cinsiyet, ulus, etnik miras tipoloji, arketip ve klişelerini oyuncu bir tarzda ortaya koyarken kültür tarihinin paradokslarına başvuruyor. Bu farklılıkları mizahi ve ustaca bir yaklaşımla hem kullanıp hem de altüst ederek, komşu bireyler, tarihler ve kimlikler arasındaki beklenmedik sürekliliklere ve karşılıklı bağımlılıklara işaret ediyor. Sanatçı, enstalasyonundaki kendine özgü tarzları ve dekoratif ayrıntılarıyla dikkati çeken panellerle, bilerek uyumsuz bir tasarım ve estetik sekansı yaratıyor. İlk üç panelde, Polonya’daki düşük gelirli ailelerin evlerinde bulunan süs çitlerinin tarzını benimserken, bir sonraki panelde aynı tarzı bu kez Türkiye'den edinilmiş endüstri kesmelerine uyguluyor. 

***

Olaf Metzel

Sanatçı Olaf Metzel, heykel enstalasyonlarında "Turbokapitalismus”olarak isimlendirdiği kontrolden çıkmış pazar kapitalizminin toplumsal ve politik etkilerini sorguluyor. Bugün dünyanın dört bir yanında sayısız yaygın huzursuzluk vakalarına ve bir kez daha insanların yer değiştirmesine dair büyük ölçekli bir krize tanıklık ediyoruz. Metalin çalışması, isyankar tahribat imasıyla, politik ve toplumsal yer değiştirmeleri, hareketleri ve insanların kapatılmasına ilişkin karmaşık gerçeklere işaret ediyor.

***

Erkan Özgen

Avrupa'da devam eden göçmen krizi insanlığın yirmi birinci yüzyılda karşı karşıya kaldığı acil sorunların başında geliyor: Ortadoğu ve Kuzey Afrika’yı terk etmek zorunda kalan milyonlarca insan, Avrupa’ya akarken hem göç yollarında hem de güvenli olmayan varış noktalarında tehlikeli koşullarla yüz yüze kalıyor. Bu göçmenlerin, medya, belgeseller ve sanat mecralarında anlatılan hikayeleri -doğruluk ve nesnellik dereceleri hep değişmekle birlikte- bu tür deneyimleri aktarmanın ve bunlarla ilişki kurmanın zorluklarını gözler önüne seriyor. Erkan Özgen'in Wonderland (Harikalar Diyarı, 2016 başlıklı videosu da travmanın anlatılamazlığı üzerine düşünüyor. Bu kısa video, Kuzey Suriye'de, Türkiye'nin güney sınırına komşu olan ve Ocak 2015'te IŞİD tarafından kuşatılan Kobani kentinden kaçan Muhammed adlı on üç yaşındaki bir erkek çocuğuna odaklanıyor. İşitme ve konuşma engelli olan Muhammed, yaşadığı travmatik deneyimleri ifade etmek için sözcükleri değil, sadece bedenini kullanabiliyor. Ama bunu yoğun bir enerjiyle, herhangi bir acı belirtisi göstermeksizin yapıyor. Bir yandan Muhammed'in asla unutamayacağımız şekilde aktardığı bu hikayelerin doğruluğundan şüphe duymamız pek olası değil, bir yandan da onun tüm bu hikâyeleri bildiğimiz yollardan anlatamıyor oluşu başkalarının deneyimlerinin nasıl da bir belirsizlik, yansıtma, yanlış anlama ve korku alanı haline gelebileceğini gösteriyor. 

***

Leander Schönweger

Çoğumuz rüyamızda tanıdığımız bir evin bir anda ve anlaşılmaz bir biçimde henüz keşfedilmemiş bölmeler, odalar ve ek bölümlerle dolduğunu görmüşüzdür. Evlerin içi, huzur, özlem ve aidiyet duyguları bakımından neredeyse arketipleşmiş alanlardır: rüyalar kadar kabuslara da konu olabilirler. Belli davranış senaryolarıyla hareket kalıplarının hakim olduğu bu hayli duygulanımsal mekanlar, korkularımız ve isteklerimizi yansıtır. Leander Schönweger in Galata Rum ilkögretim Okulu'nda sergilenen Our Family Lost (Ailemiz Kaybetti/Kayboldu, 2017) başlıklı projesi, hem evlerin hem de kurum binalarının mimarisini, yakınlık ve yabancılaşma mefhumlarını düşsel bir tarzda ele alan bir enstalasyondur. Sanatçı bu enstalasyon için okulun çatısına bir labirent kurmuş. Labirentte kaybolmanın verdiği his-Yunan mitlerinden günümüz sinemasına kadar sanat ve kültürde önemli bir geçmişi olan bir motif toplumsal dayanışma hissinin parçalanmasına, gelişmekte olan korumacılık, muhafazakarlık eğilimlerine kozmopolit yönelişin aksine, kendini yalıtma ve kopmayla tepki vermenin bir ifadesi.

***

Bilal Yılmaz

Küreselleşme ve neoliberalizm süreçleri, geçen birkaç on yıl boyunca dünyanın dört bir yanında pek çok kente sızdı. Bu bazıları için önemli kazanç ile sonuçlanırken belirli bölgelerin de yerel mirasını silip geçti. Aslında bu süreçler tümüyle yeni değil: 20. yüzyılın başında Marksist felsefeci Walter Benjamin, şehirlerin günlük yaşam deneyiminde yaşanan kaotik ve gizemli kent alanlarının, dağınık pazar yerlerinin ve kokuşmuş kanalların (sermaye nedeniyle) kaybı gibi değişimlerin yasını tutuyordu. Labirentimsi ve kent peyzajı kadar gizemli eşsiz zanaat, yemek, mimari ve işgücü gelenekleriyle yerel ölçekte ve yurtdışında uzun zamandır değer gören İstanbul şehri de özellikle son yıllarda hızlı bir değişim geçirdi. Pek çok zorunlu göçe maruz kalan kendine özgü karakterini kaybettiği gibi yüzlerce yıllık gelenekler ve el sanatları da yok oldu. Bilal Yılmaz’ın Kirli Kutu (2016) isimli çalışması, İstanbul kent yaşamındaki yakın tarihli değişimler nedeniyle vasıflı işgücü geleneklerinin söz konusu ölümünü belgeliyor. Sanatçı, kuşaktan kuşağa aktarılan zanaat bilgisiyle iş yapan ağaç tornacısı (Aydın Usta), demirci (Bekir Usta), marangoz (Fedai Usta) ve imalatçı (Çağlayan Usta) dahil zanaatkar esnafı fotoğraflamış. Fotoğraflar bir projektör işlevi görerek İstanbul'un haritası, duvara yansıtan taşınabilir ahşap bir kutudan ibaret mekanik bir diyorama aracılığıyla sunuluyor ve onunla birlikte mekanlar ve şehrin ölmekte olan çeşitli el sanatları gösteriliyor. 


İlişkili Haberler
Etiketler
Bu Haberi Sosyal Medyada Paylaşın
Yorumlar
Henüz yorum yapılmamış.
Bu İçeriğe Yorum Yazın
Ad Soyad
E-posta
Yorum
Kalan karakter :

Bölüm Sponsorları