Mimarlıkta ŞİZOFRENİ

Simlâ SUNAY / 19 Ekim 2015

 

"Bugünün Türkiye'sinde mimarlık tartışmak" başlıklı konferansı, panelistlerin seçtikleri içerikler üzerinden değerlendirme amacındaki üç bölümlük yazı dizisinin ikincisinde, ilkinden farklı olarak, somut örnekler üzerinden alternatif mimari roller bulacaksınız.

 

 

97 yaşındaki Vedat Türkali: "Henüz hiç özgür hissetmedim"

 

 

ALTERNATİF YAKLAŞIMLAR

 

Boğaçhan Dündaralp "Mimarlık, mimarlık hapishanesinden kaçmakla mı mümkün?" başlıklı sunumuna: "Eleştirel akıldan epeyce uzaklaşmış ve mimarlığın teknik dünyaya sıkıştığı bir aralıktan geçiyoruz. Koşullara teslim olmakla koşulları kullanmak arasında büyük bir fark var ve eleştirel akıldan uzaklaşmadan düşünceyle pratik arasındaki mesafeyi kısaltmaya ihtiyacımız var. Slavoj Zizek'in de dediği gibi, radikal önerilerden çok gerçekçi üretime ve yaklaşımlara ihtiyacımız var. Bu anlamda istisnalar ve alternatifler bizim elimizdeki tek kaynaklar gibi görünüyor" sözleriyle başlıyor. Sözlerini örnekleyen iki farklı çalışmadan bahsediyor.

İlki, 2012 İstanbul Tasarım Bienali-Adhokrasi Sergisi'nde de yer alan Tokigiller Yaşamla Mücâdele Rehberi başlıklı çalışma. El yazıları ve el çizimleriyle mimarlar tarafından hazırlanmış bir alternatif yaşam rehberi bu. TOKİ nedir, eskiden neydi, bugün ne, nasıl bir örgütlenmesi var? Süreç nasıl işliyor? Bu süreçte kimler mağdur, kimler kullanıcı? TOKİ yaşayanlarıyla (daha çok çocuklarla) röportaj kayıtları, saha çalışmaları ve ofis içi düşünsel üretimleri kapsayan, talep edilmemiş mimarlık pratiği olarak, önemli sosyolojik veriler içeren ve bu verilerle mimari bir düşünce ortamını harmanlayan, bir ilk rehberle karşı karşıyayız.

TOKİ 2003'ten bu yana farklı bir kimlik kazanıyor. Gayrimenkul satışları ve bunlara bağlı olarak kentsel projeleri üretmek, Başbakanlığa bağlı olan kamu arazilerini kullanmak gibi olağanüstü yetkilerle genişleyen bir süreçten söz ediyor Dündaralp. Kâr amaçlı projeler gerçekleştirmek, birtakım ortaklıklar kurmak gibi bugünkü inşaat sektörünün jeneratörü görevini üstleniyor. Ülkenin konut ihtiyacı tartışılır farklı noktalarında, bağlamsız, yersiz, hiçbir yere ait özel bir ihtiyacı karşılamak derdi olmayan, bir taraftan da nicel anlamda ülke inşaat hacmine egemen bir devlet kurumu. Sosyal konut üretim beklentisi TOKİ'nin yaptığı bütün işler içersinde %1'lik yer kapsıyor. Dündaralp ve ekibi işte bu %1'lik kısmı inceliyor. Değer ve emsal artırma, hasılat paylaşımı, lüks konut ve ticari alanların kullanımı gibi amaçlarla kentsel dönüşüm alanlarını yeniden kullanıma açıyor. İlk gecekondu furyasında gelenler de dahil olmak üzere, burada yerleşmiş olan insanları kendi ürettiği yeni konut alanlarına bir şekilde taşıyor. Sürecin pek şeffaf ilerlemediği konusunda eleştirisi var Dündaralp'in. Takip edilebilse de örgütlenerek takip edilmesi gereken çok hızlı gelişen bu sürecin bölgedeki insanlar tarafından bir takip imkânının olmadığının altını çiziyor.

Gecekondu Çarkı

İlk gecekondu dalgasını hatırlatıyor Dündaralp. Köyden şehre göç eden insanların çok hazırlıksız yakalandığı, devletin elindeki olanakları sadece sanayi için desteklediği, çalışanlar için sosyal donatı üretmediği bir ortamda, onları serbest bırakmasıyla başlıyor. Devlet, sanayi işçisi göçmenlerden konut sorunlarını kendilerinin çözmesini bekliyor. Çözüyorlar da. Daha sonra bu legalleşiyor. İkinci dalga olarak; kent alanlarının yeniden değerlendirilmesiyle birlikte, bu alanlarda en zarar görenlerin ilk taşınan insanlar olduğunu vurguluyor. "İkinci dalganın yarattığı değişimlerden sadece sosyal boyutta değil aynı zamanda ekolojik boyutta da zarar çok fazla, bu hızlı dönüşümü tetikleyecek hızlı bir üretim gerekiyor, tipolojilerin ortak bir dili olmasının nedeni de bu hız" Dündaralp'e göre.

TOKİ bloklarının hangi coğrafyada, nasıl üretildiğinin de bir önemi yok, hep aynı yapı sistemi, tünel kalıplarla hızlıca üretiliyorlar. "Tünel kalıp sisteminden başka türlü bir yapım sistemine izin verilmiyor, çünkü inşaat sürecinde denetim yok. TOKİ betonu diye bir şey var, tünel kalıpla yapıldığı için ilk etapta görülmese de en ufak bir sorunda olumsuz etkiler gelecekte şiddetli hissedilecek" sözleriyle uyarıda bulunuyor. Tipoloji gereği 2+1, 3+1 daireler üretiliyor ve insanlar bu dairelerde yaşamaya mecbur bırakılıyorlar. Birleşmiş Millet Ekonomik Kültürel Haklar Komitesi'nin yaşama elverişli konut hakkı genel listesinde 7 tane özellik bulunur, TOKİ konutlarıysa bunlardan yalnızca iki tanesi karşılayabiliyor. Taşınan insanlar eski alıştıkları kalabalık yaşam biçiminden, daha kapalı bir yaşama, dar odacıklara mahkum edildikleri yetmiyormuş gibi finansal açıdan da bankalara borçlandırılıyorlar. Bu siteler 62 adet MOBESE kamera ile gözleniyor, ortak özel bir güvenlik sistemi var. Tespitler çok can alıcı; kapıcı da bu yönetimin bir parçası, ev sahipleri kendi aralarında sadece bir apartman yöneticisi seçebiliyor, orada da ciddi bir denetim var. Çamaşırların balkona asılmamasından tutun, açık alanlarda kullanılacak şeylere kadar her şey denetleniyor. Yani bir çeşit hapishaneden bahsediyoruz.

Dündaralp ve ekibinin rehber için çalışma sahasını Ayazma, Bezirganbahçe TOKİ Konutları oluşturuyor. "Ağaoğlu'nun Bezirganbahçe reklamlarını hatırlayalım, burada golf oynanacak dediği arazi reklamda boş olarak gösterilir ama orada aslında çok ciddi bir yerleşim mevcuttu, yaklaşık 1800 ailenin yaşadığı alan yıkıldıktan sonra çekilmiş reklam filmi" sözleri hayli ilginç. 1800 aile çok geçmeden hızla Bezirganbahçe'deki TOKİ konutlarına yerleştiriliyor. Anlıyoruz ki, devlet, sloganı Yaşam Mimarı olan Ağaoğlu İnşaat Şirketi'ne yer açmak için kendi halkını bir yerden bir yere taşıyor. Öncelikli gözetmek zorunda olduğu halkı, aslında evsiz, yersiz yurtsuz duruma düşürüyor. Halkın değil şirketlerin yanında kendine yer biçiyor. (Emek Sineması)

Bu süreçte bölgede 123 aile icralık oluyor, %30'u iki sene içinde evlerini satmak zorunda kalıyor. Ancak %43 gibi bir oranla taşınma gerçekleşiyor. Geri kalanı yeni kullanıcı sanırım.  İki sene içinde evini satmak zorunda kalanlar, 3. dalga gecekondulaşma yaratıyorlar. TOKİ dairelerini satan bu insanlar Çerkezköy civarında gecekondulaşmaya başlıyor.

Bu inanılmaz çarkı bütünleyecek olursak; göçmen, devlet hazine arazisine, mecburi koşullar neticesinde kaçak bir ev yapıyor, bahçesi, belki tavuğu var, ekip biçiyor, memleketlisini yanına alıyor, komşuları var, kırsaldaki yaşamına tam benzemese de bir samimiyet var. Devlet, sanayileşmenin yarattığı konut ihtiyacını karşılamak işine gelmediği için bu göçmenlere, özellikle seçim zamanlarında, toplu tapular dağıtıyor. İş legalleşiyor. Daha sonra gelip çıkmalarını söyleyerek (çok sınırlı süreleri dayatarak) bu arazileri onlardan düşük bedellerle satın alıyor. Sonra bu satın aldığı arazideki yapıları yıkıp, büyük inşaat firmalarına doğrudan satıyor (Sulukule) ya da buna aracılık ediyor. Arazilerini satın aldığı bu insanlara bir de TOKİ konutu satıyor (duble), sonraysa bu insanlar (müstakil evlerini kaybederek) aldıkları bu yeni apartman dairelerini sosyoekonomik yaşam koşulları elvermediği için satıp, şehrin daha uçlarında tekrardan gecekondu yapıyor. (Fikirtepe Kentsel Dönüşümü)

Çözüm fikirlerini şöyle özetliyor Dündaralp: "Biz mimarlar olarak bu insanlar için bir iletişim aracı tasarlayabilir miyiz? Bilgilerin biriktiği, hem kendi aralarında erişebilecekleri hem de gerektiğinde dışardan destek alabilecekleri bir model yaratabilir miyiz, gibi sorularla birtakım formlar hazırladık." Daha sonra el yapımı rehberin sayfalarında dolaşıyoruz. Hâlihazırdaki TOKİ bloklarına ufak birtakım basit öneriler; apartman holünü çok amaçlı bir mekân hâline getirmek, daha çok çocuklar için duvara asılan birtakım geçici modüllerle oyun ve etkinlik ortamı yaratmak, bahçeye tarım alanı açmak, bina çeperine gölgelikler eklemek ve dış alan kullanımını artırmak gibi son derece sade, kolay uygulanabilir müdahaleler. 

"Derdimiz hep mimar olarak takım şeyleri yaparak çözmek ama süreçler, koşullar gösteriyor ki biz aktörler olarak bütün bunları diğer aktörlerin parçası olarak yeterince kuramayabiliyoruz ve bu sadece bize tarif edilmiş bir mimar formatı" diyerek bu tarif edilen formatın dışına çıkılmasının başlı başına bir çözüm olduğunu belirtiyor. Bu rehberi hazırlarken, hem kullandığı araçlar hem düşünme biçimi hem de elindeki kaynakları farklı aktörlerle etkileştirerek geliştirme gibi birtakım becerileri gelişmiş. Mimar olmanın bünyesinde bu potansiyeller var ancak mimarlar bu potansiyellerin hiçbirini kullan(a)mıyor.

Ne ki sunumda, rehberin kullanıcılarla paylaşım sırasındaki ve sonrasındaki süreç yer almıyor. TOKİ yaşayanları bu rehbere ulaştılar mı gerçekten, sonra ne oldu? Rehberin çizdiği ortak yaşam modeli göçmenlerin eski hayatlarına benziyor görünse de daha çok doğa bilincindeki kentli insanların, Gezi sonrası kurgulamaya çalıştıkları, tohum ve eşya takaslarıyla, sanatsal kullanım amaçlı işgal evleriyle, gerilla tarımı kapsamında yeniden ekilen kent bostanlarıyla yapmaya çalıştıkları yepyeni, kent soylu bir kültür hareketi aslında. Bu anlamda kırsaldan göçerlerin ihtiyaçları ve yaşamak istedikleri hayat gerçekten bu mu, tartışmak gerek.

Bugüne kadarki tartışmalarda hep mimarların mimarlık dışındaki hayata dair üretim yapması gerekliliğini vurguladık ancak bu alternatif mimarlık, insanlara yapıların içinde nasıl yaşayacaklarını salık verme haliyle arasında kalan ince çizgiyi nasıl koruyacak? "Duyuru panosu yapabilir, duyuru panosuna duyuru asabilirsiniz" deme hali başka türlü bir müdahale olmayacak mı? İdeal olan yaşam biçimlerini insanların kendileri kendi elleriyle yaratması gerekmez mi? Her ne kadar öneri de olsa, mimarın, kullanıcıya "böyle yaşa" deme hakkı olabilir mi? Alternatif mimarlık, iyi bir yaşamın ortamını mı yaratacak yoksa o yaşamın kendisini mi belirleyecek? El çizimleri bu sınırı yumuşatabilir mi? Mekânsal kullanım kılavuzları mimarlığı bir yaşam imkânından çok bir cihaz haline getirmez mi? Cihazlaşan bir model ne kadar kalıcı olabilir?

İkinci olarak Kuzguncuk Bostanı Direnişi 'nin bugüne kadar olan sürecine tanık oluyoruz. Kuzguncuk halkı 25 yıldır bostan için direniyor. Dündaralp bunun 20 yılına tanık olmuş.  Son 5 yıllık dönemde ise hem direnişte hem de projelendirilmesinde aktif olarak yer almış. Bostan bu alanda kalan tek büyük yeşil alan, 700 yıllık bir belleği var, adı İlya'nın Bostanı. İlya öldükten sonra bu alan 1980'lerde, önce imar planında yeşil alan olarak, sonraysa okul ve hastane olarak belirleniyor. Kamusal bellekte bostan, Kuzguncuk halkının sürekli çeşitli etkinliklerde bilfiil ortak kullandığı bir alan. Bu bellek sayesinde önce 1986 yılındaki okul girişimi engelleniyor ve onar yıllık süreçlerde buraya yapı yapılma girişimlerine kendi geliştirdikleri çok renkli, barışçıl, yaratıcı, tutarlı ve etkin yöntemlerle direnmeye devam ediyorlar. Kuzguncuklular kendilerini örgütlemeyi başarabiliyor. 2010 yılında bir kez daha yapılaşma girişimi oluyor, hızlı bir kentsel dönüşüm dönemi, Tarlabaşı, Fener-Balat vb. Bir meslektaş arkadaşları tesadüf olarak Anıtlar Kurulu'nda bostan üzerinde onaylanmış bir proje görüyor, fotoğraflıyor, Dündaralp ve arkadaşlarıyla paylaşıyor. Kuzguncuklu mimar gönüllüler önce bu projeyi fotomontajla halka 3 boyutlu olarak anlatıyor. Sadece projeyi değil de zaten var olan ama görünmeyen bu belleği görünür, nesnesel bir hale getirmek için kolları sıvıyorlar. Önce kahvehanelerde mahalleyle fikir alışverişinde bulunmaya başlıyor, istikrarlı toplantılar düzenliyorlar. Sonra Anıtlar Kurulu'na gidip bunları paylaşıyorlar. Programlar, eylemler hızla başlıyor. Bir nevi seferberlik. Kuzguncuk Bostanı zamanla sürekli tartışılan, ucu açık ve gelişen bir çalışmaya zemin haline geliyor. Etkinlikler uluslararası boyuta taşınıyor. Alanda Avrupa'dan gelen öğrencilerle çalıştaylar düzenleniyor. Kuzguncuklular Derneği bu süreçte çok aktif. Sonuçta Boğaziçi İmar Kurumu planı onaylıyor, Anıtlar Kurulu onaylamıyor. Ancak Ankara'daki üst kurul onaylıyor. Çevre Bakanlığı onayına gittiği zaman Gezi Parkı Direnişi'nin sonuna tekâbül eden şanslı bir sürece denk geliyor, bu şansla proje iptal ediliyor. "Ama imar durumu değişmediği için ne olacağını bilmiyoruz henüz" diye bir aralık bırakıyor Dündaralp. 

Bu arada bostanda tüm etkinlikler, gece toplantıları, hıdırellez, açık hava sinemaları, gerilla tarımı devam ediyor. Marmariç Ekolojik Yaşam Derneği burada çalıştay yapıyor. Tema Vakfı ve Orman Fakültesi'yle beraber ağaç envanteri çıkarılıyor. Son olarak Vakıflar Genel Müdürlüğü burayı kiralamaya karar veriyor. Bir yıllığına ihale açılıyor, Kuzguncuk halkı, ihale kapısında nöbet tutuyor. Sonunda Üsküdar Belediyesi bostanı kiralıyor. Mücadele bitmiyor, Kuzguncuklular Derneği olarak Üsküdar Belediyesi'yle ortak bir proje geliştirmek için birleşiyorlar ve uygulamayı 2014 yılında tamamlıyorlar. Projenin adı: Kuzguncuk Bostanı İyileştirme ve Koruma Projesi … Dündaralp, İlya döneminden kalan kuru duvar tekniğinin aynen kullanıldığını, hiç harç girmeden bu taş duvarların onarıldığını anlatıyor. Alternatif mimarlığın, yerel yönetimleri de işe katarak saha içinde kazandığı bir zafer hikâyesi bu. 25 yıl sürmüş olsa da...

 

 

 

Emre Altürk "Mimarlığın Kapasitesi" başlıklı konuşmasına, bir eğitimci olarak konferansa alt başlık önenerek başlıyor: Bugünün Türkiye'sinde Mimarlık Eğitimini Tartışmak. Bu alt başlık sizleri şaşırtmasın, akademisyen Altürk aslında mimarlık eğitiminin tartışılabileceğini düşünmüyor. YÖK'ün varlığının altını çizerek bu tartışılamazlık hallerinin nedenselleri üzerinde devam edeceğinin sinyallerini veriyor. Bunu da konuşmasında maddeleştirdiği diyalog tuzaklarına bağlıyor. Tuzakları; kalabalık, vasatlık veya aynılaşma ve mevzuatşinaslık olarak açıyor. Tartışılamaz çünkü nicelik kontrol boyutunu çoktan aşmış durumda, 130 mimarlık okulu var bugün. Bu kalabalık, eğitimde vasatlık ve aynılığı doğuruyor, tuzaklar birbirine bağlı. Mesele eğitimde özgünlük ve hedef özgün öğrenci. Ben buna yerellik de eklemeyi tercih ederim, Konya'daki mimarlık okuluyla, Van'daki aynı mı olmalı? Hayır. Yerel normlar nüfuz edebilmeli mimarlık eğitimine. Bu anlamda Altürk mimarlık eğitim modelleri için önemli bir tespitte bulunuyor. Mevzuat zorunluluğu aynılığı doğuruyor. Eğitimin yaratıcılığını söndüren bir engel. Bağımsızlık sorunu da cabası. Ama YÖK olduğu sürece bunları konuşmanın da mânâsızlığını yineliyor. Bauhaus'ta eğitim vermiş mimar ve şehir plancısı Ludvig Karl Helbelseimer'in öğretisini hatırlatıyor; mobilya ve kentin arasında ultrarasyonel bir ilişki vardır. Herhangi bir mobilyanın boyutu, odayı belirler, oda daireyi, daire yapıyı, yapı mahalleyi ve mahalle de kenti. Yani, kentin ölçüsünün mobilyaya etkisi vardır ya da kentin mobilyaya. Helbelseimer'in bu meşhur zinciri, 1960'lı yıllarda modernizm eleştirisinin en sert olduğu dönemde haksızlığa uğramıştı. Anladığım kadarıyla Altürk bu zincir modelini başka bir biçimde mimarlık eğitimi için öneriyor, örtük de olsa. "Küçük güzeldir" diyerek iki ucu açık olan zincirin, en küçük parçasından tartışmaya başlamak gerek; bir masadan söz gelimi. Altürk'e göre bu yüzden mimarlık eğitimi tartışılmazdır ama bir mimarlık stüdyosu tartışılabilir.

 

Selva Gürdoğan'ın "Heyecanlanmak" başlıklı sunumu başta beni en çok heyecanlandıran ve "Hah, işte mimarlık budur" dedirten sunumdu. Gürdoğan, hem Superpool uluslararası mimarlık ve araştırma ofisinin hem de Columbia Üniversitesi menşeili tasarım-sergi-atölye-fikir paylaşım alanı Studio-X'in, alternatif mimarlık, talep edilmeden üretilen düşünsel-deneysel mimarlık, eğitim sürekliliği esasıyla ilerleyen meslek dışı araçları da mimariye dahil eden bir mimarlık olarak niteleyebileceğimiz ilham verici deneyimlerini, görseller ve videolarla aktarıyor bize.

İlk olarak Şişli Lisesi Mimari Yarışması, vadi biçimindeki topoğrafya içine katmanlarla yerleşen, yatay gelişen ve çevresinin aksine yükselmeden, kente bir boşluk terk ederek, yeşillendirerek, bu boşluğun zeminini de bir yapı olarak ifade eden etkileyici bir proje.

İstanbul Minibüs Haritası, Garanti Galeri için hazırladıkları Mapping İstanbul, Ot Dergisi'nin "Maksat Yeşillik Olsun" sayısı için başka bir ekiple ortak yaptıkları İstanbul Kuş Haritası, Türkiye HES Haritası, İstanbul Bisiklet Haritası, ulaşım çözümleri ve trafik-araç sorunu için ürettikleri çeşitli videolar, afiş ve haritalar, çeşitli uluslararası kentsel araştırmalar ve bunlar için kullandıkları alışıldık mimari anlatım dilinden farklı, yaratıcı araçlar dikkat çekici. Yaşam donatıları içersinde, kent ölçeğinden, yapısal beton prekast döküm tasarımlarına kadar, yani Altürk'ün bahsettiği Helbelseimer zincirinde, geniş bir yelpazede fikir üretiyorlar. Sergici olmalarını önemsiyorlar. Başka bir mimarlık mümkün diyen çok değerli çalışmalar hepsi.

Selva Gürdoğan: "Mucitlikle mimarlığın arasında bir yerde olmak isterim" 

İstanbul'un bir TOKİ Proje Haritası'nı çıkarmışlar. Dündaralp'in bakış açısına yakın, KİTO adında bir çalışmayla eleştirilerini görünür kılmışlar. TOKİ kullanıcılarına daha çok orta sınıf katmanından baktıklarını görüyoruz. Gürpınar, Avrupa'da TOKİ var diyor. Ve KİTO, Tokigiller gibi, yeşil alternatifler çözümler üreten bir söylem geliştiriyor.

Columbia Üniversitesi işbirliğiyle kurdukları Studio-X İstanbul sürecine geçiyor. Kentin bugün ve gelecekte karşılaşacağı sorunları tanımlamayı ve çözümleri için yeni düşünce biçimleri üretmeyi hedefleyen bir kent laboratuvarı olduğunu ekliyor. Ortak dertleri şöyle: "Üniversitenin içeriğini dışarı vurmak, dışardaki bilgiyi de içeri almak ve bu sınırı olabildiğince muğlaklaştırmak." Kolektif bir tabanı olan stüdyonun amacı şehir mevzularında iyi fikirlerin büyümesine, yeni önderlerin yetişmesine ev sahipliği yapmak. Studio-X İstanbul toplumun çok farklı gruplarını; üniversiteler, STK'lar, uzmanlar, yerel yönetimler hatta çocuklar gibi, şehir üzerine düşünmek ve üretmek için bir araya getiren bir platform. Bu atılımı ideal mimarlık hayalinin gerçekleşmesi için büyük bir adım olarak görmek hiç kuşkusuz abartılı olmaz.

Gürdoğan'ın: "On yıldır çalışıyoruz, nerdeyse şizofren bir durumdayız şu durumda, birkaç farklı pratik olasılığı var, nereye gideceğini bilmiyorum, hangisinin beni daha çok heyecanlandırdığını da bilemiyorum açıkçası" sözlerini yorumlayacak olursam alternatif mimarlığın, yani işvereni olmayan, uygulamadan çok bilgi merkezli üretimi, düşünce tasarımı temelli; bir yanıyla vasata, iktidara, antidemokrasiye itiraz eden, eylemci; fiziği olduğu kadar sosyolojiyi de önemseyen, büyük özveri gerektiren bir tür çılgın hal olarak yepyeni bir mimarlığın adını muştuluyor. Mucitlikle mimarlık arasında konumlanmış bir meslek tarifi olarak hayli kayda değer.


Sonraki sayfada: MİMARIN ROLLERİ


İlişkili Haberler
Bu Haberi Sosyal Medyada Paylaşın
Yorumlar
Henüz yorum yapılmamış.
Bu İçeriğe Yorum Yazın
Ad Soyad
E-posta
Yorum
Kalan karakter :

YEM | Facebook YEM | Twitter YEM | Linkedin