Mimarizm
Mimarizm
Etkinlikler
OcakŞubatMartNisan
MayısHaziranTemmuzAğustos
EylülEkimKasımAralık
Yarışmalar
OcakŞubatMartNisan
MayısHaziranTemmuzAğustos
EylülEkimKasımAralık
Mimarizm

Yıkımın ve Umudun Katmanları: Saraybosna 

Gizem Kıygı / 06 Eylül 2018
Saraybosna tarihi kent katmanlarını, oymaları ve çizgileri sevenler için çok zengin ve canlı bir kent. Ancak aktaracağımız deneyim, bu katmanlardan ziyade kentin hafızasıyla kurduğu ilişki üzerine...

Yüksek burçlarıyla Zaira’yı boşuna anlatmaya çalışacağım sana gönlüyüce Kubilay. Merdivenli yolların kaç basamaktan oluştuğundan, kemer kavislerin açı derinliğinden, çatıların hangi kurşun levhalarla kaplandığından söz edebilirim sana; ama şimdiden biliyorum, hiçbir şey söylememiş olacağım sonunda. Zira bir kenti kent yapan şey bunlar değil, kapladığı alanın ölçüleri ile geçmişinde olup bitenler arasındaki ilişkidir.
Italo Calvino, Görünmez Kentler
 

Havaalanında Türkiyeli turist kafilesiyle çıkıyorum. Pasaport işlemleri olmasa ülke değiştirdiğimi anlamayacağım. Çıkışta sosyalist mimarinin toplu konutları karşılıyor bizi, düştüğüm not: “Saraybosna’da beni TOKİ’ler karşıladı”. Bir sonraki ise “Hepsinin üzerinde havan topu izi var”. Havan topu izini tanıdığımdan değil ama biliyorum. Burası modern savaş tarihinin en uzun kuşatmasını yaşamış ve içinden umudunu doğurmuş kent.

Kaldığım yerin duvarında bir saat var. İlerleyen saniyenin sesi yüksek yüksek yankılanıyor, yani zaman akıyor ama akrep ve yelkovan aynı yerde. Saraybosna’da kaldığım iki ayın sonunda bu saate son kez baktığımda düşünüyorum: Bu kentin zamanla kurduğu özgün ilişki başka bir imgeyle anlatılamazdı.

Saraybosna, tarihi kent katmanlarını, oymaları ve çizgileri sevenler için çok zengin ve canlı bir kent. Ancak benim deneyimim bu katmanlar üzerine değil, kentin hafızasıyla kurduğu ilişki üzerine. Dolayısıyla bu yazı da bu hafızanın, benim -bir yabancının- hafızamda bıraktığı izlere odaklanıyor.

Geçmişin görünür kentleri  

Saraybosna’da ayrışmalar mekansal çizgileri kuruyor. Osmanlı mimarisinin miraslarıyla dolu çarşı, Avusturya-Macaristan krallığının izleri, sosyalist dönemin mekansal çizgileri bölgesel değişimlerde kendini okutuyor.

Her kentin “görülmesi gereken yerler” rehberi vardır. Ben Saraybosna’da böyle bir rehbere ihtiyaç duymadım. Kentin kendi izleriyle kurduğu ilişki, barındırdığı hafıza katmanı o kadar yoğun ki şehir kendi tarihini hayat deneyimiyle kurduğu çağrışımlarla anlatmaya koyuluyor -bence daha ilk andan. O nedenle benim Saraybosna rehberim Italo Calvino’nun kitapları, özellikle Görünmez Kentler ve Kum Koleksiyonu idi.

Calvino, Kum Koleksiyonu kitabında yer alan Düşünülen Şehir: Uzamların Ölçüsü başlıklı denemesinde şöyle der: “Ortaçağ şehri, canlıların ve ölülerin şehridir: Cesetler artık kirli kabul edilmez ve şehir surlarının dışına sürülmezler; ölülerle aşinalık, nekropolle bir arada yaşama, şehir uygarlığının büyük dönüşümlerinden biridir.” Dönemimiz Ortaçağ olmasa da, bu anlatıya daha çok uyan başka bir kent -henüz- görmedim. Ölüm mekanının anıtsallıkla yakınlaşması belki de başka hiçbir kentte gündelik hayata bu kadar yansımıyordur. Öyle ki, öğretilen tarih, hatırlanan tarih ve yaşanılan tarih ayrımlarında Saraybosna hâlâ yaşanılan tarih sayfasında duruyor.

Veliki ParkVeliki Park

Kentin en büyük parkı Veliki Park’ın önünde 90’lardaki savaşta hayatını kaybetmiş çocuklar için yapılan anıtın önünde bugünün, yani savaş çocuklarının çocukları oynuyor. Aynı parkın içinde, mezarlıklarla birlikte oturuyor, kaldırımlara çarpan havan toplarının izlerine basmadan yürümeye çalışıyorsunuz. Saraybosna bu izleri korumak için ayrı bir hassasiyet gösteriyor. Havan topunun oluşturduğu desen gül yapraklarına benzediği için bu izler Saraybosna Gülleri olarak isimlendirilmiş, her biri kırmızıya boyalı. Kaldırımların yenilenmesi halinde Saraybosna Gülleri kaybolacağı için vatandaşların birçoğu onarım istemiyor. Bazı binaların üzerindeki savaş izleri de yine aynı hassasiyetle korunuyor.

Saraybosna Gülleri

Kenti bölen Miljacka Nehri’ni birleştiren her bir köprünün anlatacağı başka bir öykü var. Nitekim okulda okutulan tarih kitaplarından hepimiz 1. Dünya Savaşı’nı başlatan ilk kurşunun bu nehir üzerindeki Latin Köprüsü’nde sıkıldığını biliyoruz. Biraz yürüyünce, eski adıyla Vrbanja Köprüsü, Saraybosna Kuşatması’nda hayatını kaybeden Suada Dilberoviç ve Olga Sucic’in isminde ayrıma direnen gündelik yaşamın cesaretini anlatıyor. Bir kelime 5 harfiyle, bir yapı akıntıya direnen ayaklarıyla böyle bir geçmişi nasıl taşıyabilir?

Bir direniş enstrümanı olarak kentsel miras

Kentsel miras birçok şeyle ilişkilendirilebilir; mimari formların tanımlarıyla, çocukluğa dair bir anıyla, sevgiliyle ilk buluşmayla, terk edilmenin acısıyla, bayramlarla, birini beklemenin heyecanıyla, eylem sloganlarıyla, yürüyüşlerle, birleşmeyle, ayrılmayla… Saraybosna’da ise kentsel miras, tüm bu edimlerle ve tek başına direnişin kendisi.

Vedran Smajlovic

Yukarıda gördüğünüz poster Saraybosna Kuşatması’na direnişin simgelerinden biri. Yıkıntılar kentin en simgesel yapılarından Vijecnica’ya ait. Kuşatmadan önce kentin arşivine evsahipliği yapan yapı, savaş sırasında ateşe verilmiş. Fotoğrafta yer alan sanatçı ise “Saraybosna Çellisti” olarak bilinen Vedran Smailovic. Kuşatma başladıktan sonra Smailovic, “Barış için Müzik” performanslarıyla hayatını kaybedenlerin mezarlarının başında, yıkılan yapılarda, ateş altında bir yıl boyunca çello çalmış.

Saraybosna’nın anıtsallığa yüklediği anlam, ayrışmaları tetikleyen bir savaşın ortasında, kentsel mirasın birleştiriciliğini en sıcak zamanda vurgulamaya başlamış. Hafıza dağıldığı yerden yeni yaşanmışlıklarla her defasında kendini yeniden kurmuş.

Umut…

Saraybosna, izlerini bir sergi nesnesine çevirmekten çok daha fazlasını yapıyor. Anlattığı bir dert, inatlaştığı bir hafıza var. Bence umut bu hafızaya, uzak ama yakın geçmişe ve onun deneyimlerine buruk bir bakış, melankolik bir geziden öte yaklaşmakta saklı. Sisin ortasında devam eden hayat, nehre vuran güneş, durdurulmaya yeltenmiş bir zamanı birlikte akıtmaya gösterilen çaba, her izde “Beni unutma” diyor. Nefret beslemenin yarattığı yıkım yerine, birlikte sahip çıkmanın doğurduğu hayatı gösteriyor. Anıtsallığı ve kentsel mirası ayrışmaların simgesi olarak tanımlayan, “orada bulunma/kullanma”yla ya da izlemeyle sahiplenmeye alışmış bizlere “müşterek kılma” hallerini hatırlatıyor.

Havalimanında evime dönerken Dorothy gibi topuklarımı birbirine vuruyorum: “Savaş kötü bir şeydir. Savaş kötü bir şeydir. Savaş kötü bir şeydir”.

“Oysa kent geçmişini dile vurmaz, çizik, çentik, oyma ve kakmalarında zamanın izini taşıyan her parçasına, sokak köşelerine, pencere parmaklıklarına, merdiven tırabzanlarına, paratoner antenlerine, bayrak direklerine yazılı geçmişini bir elin çizgileri gibi barındırır içinde.”
Italo Calvino, Görünmez Kentler   

 


Gizem Kıygı'nın Diğer Yazıları
Etiketler
Bu Haberi Sosyal Medyada Paylaşın
Yorumlar
Henüz yorum yapılmamış.
Bu İçeriğe Yorum Yazın
Ad Soyad
E-posta
Yorum
Kalan karakter :

Bölüm Sponsorları