Bana gerçek yüzünü göster…
Ve o yüzün nereye ait olduğunu.
Misal, sabah
uyandığında ne ise aynada gördüğün, işte o senin gerçek yüzün.
Makyajsız,
hilesiz hurdasız, olduğu gibi ve belki de fazla doğal…
Ve her yerin bir yüzü
var.
Hatta çok fazla yüzey…
Öyle bir yüzey ki gördüğünüz şu
“yüz”ler,
artık yüzeysel geliyor her şey.
Ve saire…
Steinbrenner ve Dempf’in yaptığı “Delete” adlı çalışmaya rastladığımda fark
etmiştim aslında yüz ve yüzey konusunun ne denli derin olduğunu. Yürüdüğüm
sokaklar ya da trafikte gördüğüm nice uyarıcıyı sarıya boyadım zihnimde. Çıkan
tablo traji-komikti, sapsarı bir dünya gözlerimde belirdi. Bir başka renk aradım
çevremde, bulamadım.
Kamusal alanda yapılan Delete çalışması, Viyana sokaklarındaki tüm panoları,
şirket logolarını, reklamları ve de sembolleri sarı renkteki plastiklerle ve
folyolarla kaplayarak yapılmış ilginç bir iş. Christoph Steinbrenner ve Rainer
Dempf’in yaptığı bu çalışma hakkında sorulan güzel sorulardan biri, bünyesinde,
tüm amacı ve sonucu kapsayan bir eleştiriyi barındırıyor: “…Viyanalılar, medya
ile kaplanmış anlayışlardan yoksun olduklarında, zamanda ve mekanda kayıp mı
olacaklar?”

Resim 1-2-Viyana’da yer almış olan
“Delete” çalışması ( http://www.steinbrener-dempf.com/delete/index.html
)
Kamusal alan, Viyana’da ya da bir başka kentte, ailenin bir ferdi rolündeki
birçok semboller dizisi ile çevrili, düzensizlikten oluşmuş bir ritme sahip. Bu
ritim aslında notaların son derece gelişigüzel birlikteliği ile oluşa gelen ve
hiç de dinleme isteği uyandırmayan bir esere ait olsa da, yokluğu bir “kayıp”mış
ya da bir “eksiklik”miş gibi algılanabiliyor.
Kamusal alandaki yüzeylere bakıldığında, ya da yüzü kamuya bakan her türlü
“nesne”yi düşündüğümüzde, git gide düşey eksende büyümek zorunda kalmış
nesnelerin her alanının değerlendirilmesinin zorunlu kılındığı bir hayatımız
var. Yani alanlar, iki boyutlu olarak ele alırsak, değerlendirilmesi gereken ya
da değerlendirilmesi bir şekilde öznece “iyi” olarak algılanan bir gayrimenkul
rolünde karşımıza çıkıyor.
Reklam sektöründe, “outdoor advertising” ya da “out-of-home advertising”
sınıfında yer alan reklamların, o değerlendirilmiş alanlarla yetinemediğini
görüyoruz. Artık, iki boyutlu alanlar üç boyutlu “tasarımlar” için bir altlık
oluyor. Öyle ki yapılan reklamlar, bir tasarımmış gibi, ki elbette bir tasarım
boyutuna da sahip olanlar var, kamu tarafından ilgi görüyor. Yer yer kullanıcı
faktörü özneye dönüşüyor ve asıl amaç yolunda ilerleme sağlanıyor. Başta sözü
geçen yüzeylerimiz artık sadece bir yüzey olarak kalamıyor, çok alt başlıklı bir
anlam üstleniyor.
Teknolojinin ilerlemesi reklamcılık için çok daha farklı
bir anlam taşıyor. Dijital ekranlar sadece verilerin aktif bir şekilde tüketici
ile karşılaşması ile sınırlı kalmıyor, bunun dışında kullanıcı hareketlerine
göre değişkenlik gösteren, tıpkı Adobe’un yaptığı gibi, çeşitli örnekler
deneniyor. Adobe firmasının yaptığı interaktif ekranlar, hareketlerine göre
ekran üzerindeki çeşitli görsellerin de yerine ve yönüne uygun hareket etmesine
ilgisiz kalamayan insanlar, bir nevi kullanıcılar tarafından beğeni ile
karşılanıyor. Tüm bu ve benzeri örnekler ile, artık, kullanıcının birebir
reklama dâhil olduğu çeşitli düzenler oluşturuluyor, bir eğlenceymişçesine hem
kullanıcının hem reklam-verenin ve reklamcı gurubunun memnuniyeti sağlanıyor.
Yani, 1940lı 1950li yıllardan bildiğimiz o iki boyutlu yüzeyler artık bambaşka bir
veri akışı için kullanılıyor.

Resim 3- Hedef
kitlenin aktif kullanıcı haline geldiği reklam yüzeyleri

Resim 4-5 - Adobe firmasının yaptığı
interaktif panolar, insan hareketlerinden uzak olduğunda kenarında logosu olan
beyaz bir ekran görüntüsündeyken, herhangi bir hareket olduğunda ise hareketin
yerine ve yönüne göre çeşitli görselleri içeren bir şölen sunuyor.

Steinbrenner ve Dempf’in Delete’ine dönersek, artık bir şeylerin
silinemeyecek kadar kabul görmüş olması bu çalışmayı daha da şaşırtıcı yapıyor.
Birden Delete projesinin, mesela Times Square Meydanı’nda gerçekleştirildiğini
hayal ediyorum. Birçok yüksek yapının sapsarı bir cepheye dönüşmüş olması, sarı
dışındaki renklerin çok az yer kaplaması beklenen bir sonuç, değil mi? Tüm bu
reklamlara ait yüzeylerin mimari ile ilişkisi tam da bu noktada
kuruluyor. Artık yapılara ait olduğunu zannettiğimiz o yüzeyler, yapının bir
parçası gibi davranamıyor. Bu yüzeyler, özerkliğini ilan etmiş çeşitli hareketli
semboller içeren panolar olarak kullanıcı ile etkileşimi sağlıyor. Hayal etmeye
çalıştığımız Times Square’deki o sarı yüzeylerden algılanamayan yapılar, oraya
ait mimari bir fikir – olumlu ya da olumsuz - oluşmasını engelliyor.

Resim 6 – Yapı
cephelerinin artık algılanamıyor olması, yüzeylerin düzensiz birimlerce bölünüp
farklı aktörlerce değerlendirilmesi (!)
Cepheyi tasarlamak, yapının ilk görünen yüzeyini oluşturmak, ona bir yüz ve
hatta kimlik kazandırmak, yapı tasarımında şüphesiz çok önemli bir safha oluyor.
Öyle etkin bir role sahip ki cepheler, özene bözene bin bir aks ile düzene
koyduğumuz, doluluk boşluk ifadeleri ile paftalarımızda sunduğumuz o mekânsal
kurguyu, sokaktaki insan sadece bir “yüz” olarak algılıyor. Meydanları ve
benzeri kamusal alanları düşündüğümüzde, bu alanları çevreleyen ve tanımlayan
yapı cephelerinin, oradaki panoların altlığı olarak fonda durduğunu ve
“görünemediğini” fark etmek çok kolay... Dolayısı ile biz orada bir yapının
değil, büyük bir hacmin varlığını hissediyoruz, bir cephenin değil bir reklamın
parçası haline geliyoruz. Peki, o zaman neden bir cephe tasarlıyoruz?
Mimari, üç boyutlu ve hacimce büyük bir nesne odaklı düşünme yetisi
gerektirirken ve de kullanıcıyı göz önünde bulundurarak ilerlerken, yeni
“outdoor”cular ile yollarının çok yerde çakıştığını / çakışacağını öngöremiyor.
Birçok noktada yollar çakışıyor, birleşiyor, ayrılıyor. Bazen biri diğerinin
yoluna engel oluyor, bazen ise yol açıyor. Sorun şu ki, herkes yol gerçeğini pek
umursamayarak aktörlüğünü ispat etmeye çalışıyor.
Dijital ekranlardan oluşmuş birçok yeni tasarlanmış yapının tasarım
aşamasında bu karara varmış olması takdire değer bir arayış oluyor. Yani
bahsedilen “çakışacak yol” gerçeği baştan öngörülüyor. Madem “vazgeçilmeze”
oynayan, “Delete” edilemeyen reklamların varlığı söz konusu, reklamcıların tek
tek tasarladığı o çeşitli panolara bütüncül bir dil kazandırma işinde bir başka
aktöre rol düşüyor. Yaptıklarımızın zamanla “hiç”e dönüşmesini istemiyorsak,
yoldaki bu gerçeği pas geçmeden ilerlememiz gerekiyor…
Somut olarak her gün yüzleştiğimiz nice yüzey, daha soyut
anlamlandırılan bir kimlik inşasında, fark etmeden bizi, bir nevi hayatımızı
tanımlıyor. Mimari anlamdaki “yüzümüzü”, kendi değişken, rengi sabit bir
sarılığa teslim etmek istemiyorsak, kullanım sırasını ve sonrasını öngörerek
bazı kararlarımızı baştan şekillendirmemiz gerekmiyor mu dersiniz? “Delete”
etmek isteyip de edilemeyenleriniz az olsun dileklerimle…