Mimarlık eğitimimin üçüncü senesiydi. Proje dersinden sonra olsa gerek,
Y.T.Ü.’nün eğitim biçimini eleştirmeye başlamıştık ki, kendimizi bilgisayarın
başında Erasmus Öğrenci Değişim Programı’yla seneye nerede okuyabileceğimizi
araştırırken bulduk.
Karar kesindi, ama bir o kadar da zordu. Portekiz,
İtalya, Hollanda, Belçika, Çek Cumhuriyeti seçenekleri bir yana kondu, hedef
İspanya’ydı. Politecnica de Valencia.
Erasmus’un yoğun ve uzun başvuru,
kabul edilme, vize işlemleri süreçlerinin ardından kendimizi Politecnica de
Valencia’nın Mimarlık Fakültesinde (E.T.S.A.V.) bulmuştuk, güneşli bir Eylül
gününde. Fakülte bomboştu, erken gelmiştik belli ki. Hemen uluslar arası
ilişkiler ofisine gittik ve sekreterle konuştuk. Diyalog bize nasıl bir Erasmus
süreci geçireceğimizin ipuçlarını verir gibiydi:
- Erken geldiniz, okul
henüz açılmadı.
- E, napacağız peki şimdi?
- Bilmem, plaja
gidin…

İspanya
tercihim, düşünülerek verilmiş bir karardı: Bir yanda çağdaş İspanyol
Mimarları’nın örnekleri beni kendine çekerken, diğer yanda onların okuduğu
eğitim sisteminin içinde yer alıp, dünyanın en çok konuşulan dillerinden biri
olan İspanyolca’yı İspanya’da öğrenecektim. (Tamam, kabul ediyorum, İspanyol
“fiesta”larını da düşünmedim değil)
Politecnica de Valencia deneyimim
–maceram- başlangıcından sonuna kadar çok farklıydı. Dersleri ve projeyi
seçtikten sonra anladım ki öğrenciler arasında “Erasmus öğrencileri” ve
“İspanyollar” diye keskin bir ayrım vardı. Elbette bu keskinlik zamanla azaldı,
ancak ayrım her zaman sürdü.
Öncelikle dikkatimi çeken öğrencilerin
bizden yaşça hayli “geçkin” olmalarıydı. Örneğin restorasyon dersinde
oluşturduğumuz beş kişilik çalışma grubunda tek Türk Erasmus öğrencisi bendim ve
de grubun içinde benden sonra en genç öğrenci 28 yaşındaydı. 22 yaşında olduğumu
ve son sınıfı okuduğumu zor söyleyebilmiştim.

Proje
dersleri bir senelikti, benim yer aldığım ders üç ayrı projeyi kapsıyordu ve
Y.T.Ü.’deki proje dersleriyle ciddi anlamda çakıştığı noktalar vardı. Bunu bir
olayla örneklemek isterim: Rutin bir proje dersi gününde proje yürütücüsüyle
görüşmek istemiştim. Bir önceki ders konuşmuştuk projem hakkında, o derste de
konuşacaktık, ondan sonraki derste de… Ya da benim düşüncem buydu, ve de şimdiye
kadar gördüklerim… Elimde çıktılarla yürütücünün karşısına geçtiğimde bana
baktı:
- Seninle geçen ders konuşmadık mı?
- Ee, evet?
- O zaman
biraz daha devam et projeye, daha sonra konuşuruz.
Proje yürütücüsünün
projeye müdahalesi oldukça azdı, bu açıdan tam bir serbestlik söz konusuydu,
aynı projenin tasarım sürecinde de olduğu gibi. Kimi maket yapıyordu, kimi üç
boyutlu modelleme programlarını kullanıyordu sadece, kiminde ise bol bol eskizle
karşılaşıyordum. Hepsinin sunumları ise son derece etkiliydi.
İnsan
Erasmus programına neden katılır, bilemiyorum, ama düşününce şimdi; kazanılan
dostluklar, gezilen görülen yerler, yeni karşılaşılan bir dil, kalabalıklar
arasındaki yalnızlık, mimarlığın olmazsa olmazı –hem İngilizce, hem İspanyolca-
tartışmalar, eğlenceler, farklı, çok farklı düşünceler ve de tüm zorluklar…
Ayrılırken hayatımın ve çok uzun sürecek mimarlık öğrenimimin en önemli, en
faydalı deneyimlerden birinin bitmiş olduğunun farkına varınca, bu soru da
cevabını bulmuştu zaten.
Politecnica de Valencia’da gördüğüm bir senelik
eğitimin ardından, İstanbul’a dönüş, bocalama, kalan ve saydırılamayan dersleri
bitirme ve mimarlık ofisinde çalışma evreleri geldi geçti ve sıra artık daha
önceden de planlanan yurtdışında eğitimin ikinci etabındaydı. Politecnica de
Catalunya, Barcelona’da yüksek lisans.
Bu sefer alıştığım ve bildiğim bir
eğitim sistemine gidiyordum. Gittiğimde ilk olarak Bologna sürecinin
karmaşıklığı protestolar arasında karşıladı beni. Doktora yapmak için aynı
kürsünün belirlenen yüksek lisans programını tamamlamak gerekiyordu ki, 5
senelik eğitimin ardından bu onlara “fazla” geliyordu. (Bu tabi ki protesto
edilen sürecin sadece bir bölümüydü)

Dersler
başladığında dil olarak geride olsam da, Güney Amerikalı ve İspanyolların
yardımseverliği ve de zaman bunun ilacıydı. Mimari tasarım kürsüsünün
(Departament de Projectes Arquitectònics) yüksek lisans programında ilk dönem
dersleri ortakken, ikinci dönemde sadece özelleşilen bölümün dersleri
alınmaktaydı.
İlk dönem, ortak derslerin kısa oluşundan ve de kalabalık
sınıflardan dolayı çok verimli geçmedi. Bu kısa deneyimi dikkate alarak ikinci
dönem daha çok ilgimi çeken bir bölüm seçtim. “Kitle toplumu” teması üzerine
kurgulanan derslerde, bir yandan film ve sanat eleştirisi yaparken diğer yandan
“tekrarlılık” ve “standartlaşma” özünde yaklaşarak endüstri devriminin
getirilerini sorguluyorduk. Okulun en yaşlı ve saygın hocalarından Soldevila’nın
deneyimlerini bizimle paylaştığı, mimarlıkta geçiciliği konu alan ders ise bizde
kalıcı etkiler bırakıyordu. Cerda’nın planını, Eixample’yi “tekrarlı” biçimde
özümserken, aynı derste “sinemada mekan”ı tartışıyorduk. Birbirinden farklı üç
karakterde üç mimar, üç ders ve bir ortak çatı olarak Kitle Toplumunda
Mimarlık…
Dersler ve program, belki de çoğu yüksek lisans programında olduğu gibi, her
ne kadar tatminsizlik yaratsa da, Barcelona’da mimarlık eğitimi alıyor olmak çok
büyük bir tatmindi. Kentin kendine özgü kaotik ortamı, tarihi kent merkezi içine
saklanmış büyülü mekanlar, neredeyse her köşe başında bulunan heykeller ve hatta
kent mobilyaları, sayısız mimari etkinlikler ve organizasyonlar, muazzam
Eixample dokusu, herkes için, ama özellikle mimarlar için burayı yaşanabilir bir
kent haline getiriyordu.

Üniversitede
de Barcelona’nın kaotik ortamından söz etmek mümkündü. Mimarlık fakültesinde
Barcelona’nın en önemli mimarlarından ve Team X üyesi J.A. Coderch imzası
taşıyan ek yapının içerisindeki dersliklerde çok farklı kültürlerden ve
bölgelerden mimarlar birlikte ders görmekteydik. Aynı zamanda fakülte bünyesinde
bulunan öğrencilerin ve öğretim görevlilerinin sayıca fazlalığı da
organizasyonları oldukça zorlaştırmaktaydı. (Aynı durumu Politecnica de Valencia
için de söyleyebilirim)
Bir başka önemli husus da şu ki, aynı Politecnica
de Valencia’da proje derslerindeki yürütücülerin tutumuna benzer şekilde, tez
danışmanları bizlere mümkün olduğunca az müdahale etmekteydiler. Ders içindeki
ve sunumlara ilişkin yorumları da oldukça az ve ölçülüydü. Grup koordinatörü
seminer dersleri dışında tezle ilgili herangi bir konuda konuşmak üzere buluşma
kabul etmiyordu. Bu tarz anlayışla ilk defa karşılaşmadığımdan, bu ise beni çok
da şaşırtmadı.
Tüm bu Politecnica de Valencia ve Politecnica de
Catalunya deneyimlerim, elbette bu kadar kısa bir yazıya sığdırılamaz. Genç bir
mimar adayının, mimar olma yolundaki adımları, çabaları da… Farklı bir dilde,
hem de İspanyolca mimarlık eğitimi almak oldukça zorlu bir süreci de beraberinde
getiriyor elbette. Ancak İspanya’nın tasarım alanındaki önderliği ve
özgünlüğüyle birlikte elde edilen öğretiler, bireysel gelişim bu zorlukların
üstesinden gelmeye imkan sağlıyor.
Hem Akdeniz, hem Avrupa ülkesi
olması, çok kültürlü yapısı ve birçok farklı hususta Türkiye’yle fazlasıyla
benzeşmesi, gösterdikleri, öğrettikleri ve kazandırdığı tüm deneyimleri ile
İspanya belki de Türkiye’de mimarlık adına yapılacaklar için bir temel kaynak
oluşturuyor.