|

“Biz
derdimizi bu kez ocağa ve tencereye değil, tuale, çamura, negatife ve saydama
döktük… Tuzunu, biberini eksiksiz kattık; görkemli yemekler yaptık.” Karşı
Sanat’taki “Yemek” isimli serginin tanıtımı bu cümle ile başlıyor. 37 sanatçıyı
resim, fotoğraf, heykel, video-art ve seramik çalışmalarıyla bir araya getiren
sergi, gerçekten de doğrudan ve hatta belki en yüzeysel hali ile kimimizin
yaşamak için tükettiği kimimizin ise tüketmek için yaşadığı “yemek”i konu
alıyor.
Meltem Gürle Mungan, serginin
kitapçığı için hazırladığı metinde “Yemek tali bir şey değildir” diyor. “O,
bizim yaşama dair bütün faaliyetlerimizin odak noktasıdır. ‘Öteki’ ile bir
olduğumuz anın ifadesi, devamlılığımızın, dış dünyayla bağımızın, bir başka
deyişle kolektif bilincimizin tezahürüdür. Ve bütün bunların bir ifadesi olarak
resmedilmeyi de hak eder.”
Sergide gerçekten de bu “bağ”ı
bize hatırlatan işler ile karşılaşıyoruz. Örneğin Sevil Tunaboylu’nun 2005
tarihli video çalışması “Video çekerken makarna yedim, müzik dinledim”, yemek
yemenin olağanlığını ve o olağanlığın içindeki hayatiliğini bize hatırlatıyor.
Çünkü sanatçı yemek yerken bir yandan da ağlıyor; yemeğin tadı ile gözyaşlarının
tuzu, pek sıradan bir faaliyet hiç de sıradan olmayan o anın kederi birbirine
karışıyor.
Hayat ile bağımızın zaman zaman
yemek ile şekillendiğini, ya da yemenin “yaşama dair faaliyetlerimizin odak
noktası” olabildiğini bize hatırlatan bir diğer çalışma ise Selahattin
Yıldırım’ın “Son Yemek” isimli resmi oluyor. Kaç kez yemek yemek bahanesi ile
dostlarımızla buluştuğumuzu, yemeğin uzadığı oranda sohbetin derinleştiğini,
yemekten alınan zevk kadar paylaşılanların da coşkunlaştığını anlatır gibi
gözüken “Son Yemek”, darmadağın olmuş bir masanın ve arta kalanların
çağrıştırdıklarını ortaya koyuyor. O “an”ın ortak bir hatırası olarak
ilişkilendirilen yemek, mekanı ile özdeşleştiği kadar sözler ile de
özdeşleşiyor. Belki söz uçup gidiyor ama yemeğin once hazmedilmesi gerekiyor.
Belki de bu yüzden söz bazen “baldan tatlı” olabiliyor.
“Yemek” sergisi, modern sanatın en
temel sorunsallarından biri olan temsiliyet ilişkisine de değinmekten geri
durmuyor. Mungan yemek yeme faaliyetine şöyle bir bakış atıyor:
“Yeme-içme, her halükarda bir özne-nesne ilişkisi üzerinden açılmak
zorundadır. Bu ilişkinin tanımı da (incorporation) içermedir. Başka bir
deyişle söylemek gerekirse, yemek öznenin nesnesini “kendileştirme”sinden başka
bir şey değildir. Yemeğimizi öğütür parçamız haline getiririz. Ama her
özne-nesne ilişkisinde var olan diyalektik burada da kendini gösterir: Özne,
nesneyi kendi parçası haline getirirken, kendisi de nesnenin şeklini alır. Ne
yersek, o oluruz sonunda.”
Söz konusu özne nesne ilişkisini en belirgin
şekilde vurgulayan işlerden biri, belki de birincisi, Veysel Kurucu’nun 2009
tarihli “İmam Bayıldı”sı olarak karşımıza çıkıyor. “İmam Bayıldı”da yemeği
pişiren “yemeğin gözü”nden, tencerenin kapağından bize yansıyor. Az sonra
nesnesini özneleştirecek olan kişi, bir anda resmin nesnesi haline geliyor.
Çünkü bir yandan sanatçı onu resminin nesnesi olarak kullanıyor, ama diğer
yandan da özne, en doğrudan şekilde nesnenin –yani yemeğinin- şeklini
alıyor.
Tüm bunlarla birlikte
“Yemek” sergisi, bu yaşamsal tüketimi vahşetine ile de ilişkilendiren işlere ev
sahipliği yapıyor. Sergide karşımıza çıkan çok sayıda kelle-paça, bir yandan
Türk sanatçılar ile dolu bu sergide bir “olmazsa olmaz”ı barındırmış oluyor. Ama
öte yandan yemeğin, örneğin Temür Köran’ın “Elin Karanlık Yüzü”nde olduğu gibi,
kaçınılmaz olarak bir canlının ölümü ve diğer bir canlının yaşamı arasındaki
geçişe denk düştüğü anlatılıyor. Bazı “kelle”ler karanlık ve puslu bir ortamda
kayboluyor. Kimi işler doğrudan “kemiğine kadar sıyrılmış” bir canlıyı
resmediyor, diğer biri ise yemeği neredeyse kişileştirerek tabaktaki küçük
başlara karakter kazandırıyor.

Geçtiğimiz İstanbul Bienali’nde
“İnsan Neyle Yaşar?” sorusunda verilen “kuru ekmek” cevabı, bu sergide de
yineleniyor. Kader Genç’in 2007 tarihli “Ekmek”i yemenin en basit, en yaygın ve
elbette insanlar için en doğal şeklini konu ediniyor. İrfan Önürmen’in “Tanrı
Misafiri” ise gazete kağıtlarından bir “soğan-ekmek” sahnesini canlandırıyor;
aslında yemek yemenin ne kadar basit ama bir o kadar da güç bir şey olduğunu
anımsatıyor: “Sonuçta acıkırız hepimiz. Her şeye rağmen ve her
koşulda…”

Ama
elbette hep çok ciddi bir sergi değil “Yemek”; yemek yemenin verdiği hazza,
keyfe ve mutluluğa da yer var. Nilgün Sabar’ın “Frambuazlı Pasta”sındaki
1960’ların grafik anlayışı ya da Mustafa Orkun Müftüoğlu’nun
“Kurufasulye”sindeki büyük ölçekli gerçekçiliği sizin karnınızı acıktırmaya
yetiyor.


Karşı Sanat’ın “Yemek” sergisinde şu sanatçılar bulunuyor: Süreyya Acar, Fuat
Acaroğlu, Murat Akagündüz, Zeliha Akçaoğlu, Cem Arslan, Antonio Cosentino, Başak
Çalışır, Fulya Çetin, Kadir Çıtak, Benal Dikmen, Ali Elmacı, Selçuk Fergökçe,
Kamil Fırat, Kader Genç, Hakan Gürsoytrak, Taner Güven, Mustafa Horasan, Murat
İrtem, Caner Karavit, Yalçın Karayağız, Hürü Kaya, Huri Kiriş, Temür Köran, Ekin
Kurucu, Veysel Kurucu, Mustafa Orkun Müftüoğlu, Nnaco, Ceren Oykut, İrfan
Önürmen, Eyüp Öz, Zeynep Özdemir, Nilgün Sabar, A. Yonca Saraçoğlu, Şevket
Sönmez, Sevil Tunaboylu, Selahattin Yıldırım, Nalan Yırtmaç.
Sergi, 13 Şubat
tarihine kadar görülebilir. Dikkat: Mideniz boşken gitmeniz
tavsiye olunmaz.
|